neolitik ne yazar?

- neolitik ne yazar?

a) kedi badem'in maceraları
b) yeni çıkan abur cubur
c) -üşenmezse- sevdigi kitaplar
d) ingiliz aktörler
e) arada bi kültür-sanat
f) seyahat
g) hepsi

- peki bu ara bunlardan hangisini yazmak istemekte, "şunu yazsam" diye heveslenmektedir?

a) hiçbirini

- peki ama niçün?

a) çünkü bu sene kışın çok uzadığını,
üşümekten yorulduğunu,
paltolardan bıktığını,
kat kat sarınıp çıkmaktan bezdiğini,
elindeki kitabı bir türlü bitiremeyecek kadar üşengeç,
haftalardır bir türlü işlerini ayarlayıp eskişehir'e gidemeyecek kadar beceriksiz,
hep kendi dertlerini anlatıp ona bi "sen ne haldesin, iyi misin hoş musun?" demeyen arkadaşına "ya bi sus" diyemeyecek kadar korkak,
oscarlı filmleri görmek üzere harekete geçemeyecek kadar üşengeç (tekrara düştü bak) olduğunu düşünen bi insan olup çıktı son günlerde.. neden böyle oldu bilemiyor, aslında kışı da severdi ama üst üste öksürük, ateş vs. yataklara düştü, ondan mıı, hava hep karanlık, kapalı, onun bünyeye etkisi mi?belli degil.

durum böyleyken böyledir neo'nun sevgili takipçileri..

*resim www.linocreative.com.au sitesinden, daha baska guzel şeyler var, daktilolar, baykuşlar, bisikletler, maymunlar, muffin'ler :)

ıssızlaşacak yine buralar...



senin blogundan ilham alarak başlamıştım bu sayfaya, 2007 mayıs'mış, o zaman pek bi kalabalık, pek bi şenlikliydi minik blog dünyam.. sonra birer birer çekilmeler başladı, blog işinin kaderi bu diye düşündüm, ara ara artık yazamaz hale gelmek çok mümkün, bazen yavan şeylerle doldurmak sayfayı (ki bu ara yaptıgım biraz budur) vs. uzatmayayım, veda yazın içime işledi. pazartesi öksürük, ateş, halsizlikle seyreden soğukalgınlığının henüz tam anlamıyla geçmediğini ve de camdan bakıp karın yağdığını görünce işe gitmeyeyim dedim. ogleden sonra biraz daha iyi hissedip kendimi, bilgisayarın başına geçtim ve yazını gördüm. okurken insanın kalbini sıkıstıran metinler vardır, sevgilinin veda mektubu, hüzünlü biteceğini anladığınız bir romanın sonu... seninki de onlardan biriydi. geri dönmeni diliyorum, umuyorum, bekliyorum ama bi yandan da eger istemiyorsan artık yazmak, üzerinde baskı olsun da istemiyorum. en iyisini sen bilirsin pericigim.

Clive Owen: Kaba saba, romantik ve mütevazı


Efenim, "hastasıyız" serisine (bkz Ekpresyonizm konulu makalem), başta İngiliz aksanı olmak üzere, oyunculuğuna (tabiy, o da büyük etken :p) ve kendisine komple bayıldığımız Clive Owen'la devam ediyoruz. Beyler bu noktada yazıyı bırakabilirler ehehe :) Peki neden Neo, nereden çıktı şimdi Owen Mowen diyecek olursanız, şöyle ki, geçenlerde "Elizabeth -The Golden Age" filmini izledim, maceracı, cool denizci rolüyle Kraliçe'nin karizmasını yerle bir eden Clive Owen'ı görünce "ya ben bu adama bayılıyorum, neymiş hikayesi" diyesi oldum. Sonra gelsin Google'lar, gitsin Britanya magazin basını (gerçi sıfır malzeme, adamcağız nicedir evli-çocuklu bi kişiymiş, sıfır skandal!) derken bi hayli bilgi devşirdim gece gece. E, sinemasever nice blog arkadaşım var, onlar neden bu bilgilerden/fotoğraflardan mahrum kalsınlar ki dedim.


Clive Owen'ı ilk kez şu meşhur Closer filmi ile tanımıştık. Hani Jude Law, Natalie Portman'la sevgiliydi ama Julie Roberts'a da yazıyordu, sonra onun bir doktorla tanışmasına vesile oluyordu. Julia Roberts o doktorla birlikte olmaya başlıyordu. Biraz kaba saba bir adamdı doktor ama pek de etkileyiciydi, işte o doktoru Clive Owen oynuyordu (Ekşi Sözlük'te "bir öküzü canlandırıyordu" demişler :). Kabalığı ve kadına davranışlarıyla insanı sinir ediyordu ama ihanete uğrayan bir aşık olarak yaptığı hırçınlıkları da mazur görüyordu insan. İlişkiler üzerine enteresan bir filmdi Closer, "ilk bakışta aşka inanıyorsan, bakmaya devam edersin" sloganıyla da insanın kafasını karıştırıyordu.

Tabii Owen'ın, Closer'dan önce de birtakım filmleri, dizileri olmuş, aslında oyunculuğa tiyatro ve tv dizileriyle başlamış ama asıl istediği sinemaymış. Closer'dan önce Gosford Park'ta, Bourn Identity'de, İngiltere'de pek tutmayan ama Amerika'da beğenilen Croupier filminde oynamış. Bir de BMW'nin meşhur kısa filmleri var, hani bir sürü ünlü ismin (Guy Ritchie, Angle Lee, Alejandro Iñárritu vs) yönettiği, işte o filmlerdeki şoför hep bizim Clive.

İngiliz oyuncu 3 Ekim 1964'te (hmm terazi, kendisini sevmemiz icin bir neden daha :) Coventry'de doğmuş, müzisyen babası üç yaşındayken evi terk etmiş, Owen 16 yaşına kadar babasını görmemiş. Annesi, üvey babası ve dört erkek kardeşiyle yaşadığı çocukluk günlerini "zor zamanlar" olarak tanımlayan Owen oyuncu olmaya karar verince Kraliyet Oyunculuk Akademisi'ne gitmiş, sınıf arkadaşları arasında Ralph Fiennes de (sinsi minsi görünür ama onu da severiz bak) varmış. Mezun olunca önemli bir oyunda şans eseri Gary Oldman hastalandığı için onun yerine kritik rollerden birini üstlenmiş. Sonra Romeo ve Juliet'te Romeo'yu oynarken Juliet'e gerçekten aşık olmuş (Amerikalıların "occupational hazard" dedikleri şey işte :) Juliet'i oynayan Sarah Jane Fenton'la ara ara türbülansa giren ilişkileri, 1995'te evlilikle sonuçlanmış, Hannah ve Eve diye iki kızları olmuş. Güzelce bir kadın aslında ama bir ara kendini biraz bırakmış, kilo almış Sarah Hanım. Ay böyle "hanım" diyince Yemekteyiz programındaki gıcık dış ses gibi oldu, "Sarah Hanım, salmışız kendimizi biraz, konuklar ne diycek bu işe?" Iyy! yazar yazmaz sinir oldum, neyse sonra toparlamış, en son bir film galasında fotoğrafları var, gayet hoş.

Konuyu dağıtmayayım, bu Clive Owen'ın, Endiseli Peri'nin de yazdığı Shoot em Up diye bir filmi vardır bir de, şiddet doludur ama çizgi film gibidir bi yandan. Bir bebeği kötü adamlardan korumaya çalışan eli silahlı bir tipi canlandırır, bir röportajda filmin yönetmeni, Clive Owen'in rolünü "mavi yakalı James Bond" olarak tanımlıyor. Tıpkı Bond gibi silahlı-külahlı adamlarla mücadele eder ama bunu bir salon değil mağara adamı tadında yapar. Ayrıca Children of Men filmini de severim ben, karanlık, distopya bir filmdir ama ordaki fedakar aktivist karakteri insana birazcık ümit verir.

Clive Owen gazetecilere kök söktüren cinsinden bir oyuncu. The Times'da 2007'de yayınlanan bir röportajda gazeteci, Owen için "zor biri, ciddiliğiyle ve gazetecileri ustaca savuşturmasıyla tanınıyor" diyor ama devamında da "aslında neşeli ve kocaman bir kahkahası var" diye öve öve bitiremiyor. Gazetecilere özel hayatından pek bahsetmiyor ama söz konusu röportajda bir şeyler anlatmış: Karısıyla nasıl tanışıp evlendiklerini (az önce sözünü ettiğim Romeo-Juliet turnesinde yedi ay boyunca Avrupa'yı dolaşmışlar, e o kadar vakit dip dibe geçince yakınlaşmışlar haliyle), Los Angeles'ta "Hollywood tarzı" bir hayattansa Kuzey Londra'da yaşamayı tercih ettiğini vs. Daha yeni tarihli bir başka röportajda bu bilgilere ek olarak fanatik bir Liverpool taraftarı olduğundan bahsediyor. Film sözleşmelerine başka oyuncular gibi "çıplak gözükmem, özel jetle seyahat ederim isterim" gibi maddeler yerine "karavanımda Liverpool maçlarını izlerim" maddesi koyduracak kadar hastasıymış.

İlla da başrol oynayayım ya da jön olayım diye bir derdi de yokmuş arkadaşın, "başroldeki adam rolleri çoğu zaman bana cazip gelmez, "başrolde sağlıklı, düz, basit bir adamı oynamak kadar sıkıcı bir şey olamaz" diyor. ha böyle diyor ama başrollerden de geri durmuyor, son iki filmi yakında vizyona girecek. The International (Koş Lola Koş'un yönetmeni Tom Tykwer'ın filmi) ve Duplicity.

Bir ara Altınyıldız reklamlarında oynuyordu, bu sözünü ettiğim The International filminin bazı sahneleri de Sultanahmet'te çekilmiş, buralara kadar gelmiş ama rastlaşamadık kendisiylen.


son olarak ekşi sözlükten birkaç alıntıyla Clive Owen yazımıza son veriyoruz benim sinemasever okurlarım:

"gosford park'tan sonra gönlümde taht kurmuş, kapıya değil bmw, anadol'la gelse bile karizmasını yitirmeyecek adam."

"1964 doğumlu ingiliz aktör. özellikle closer isimli filmde sıkça söylediği i love you repliğini, eminim ki hiç kimse onun gibi söyleyemez."

"jude law falan gibi cocuk tipli, adam gibi adama benzemeyen, erkeksi olmayan tiplerle dolan taşan beyazperdelere serpilen sudur kendisi. bi insan bu kadar mi adam adam olur yahu."


"kral arthur filminde muthiş aksanından mıdır bilemem, filmin konusunun ne olduğunu anlamadan izlemeye doyamadığım son zamanların en yakısıklı aktorlerınden. kendisini izlemekten dolayı oyunculuğu hakkında bir şey diyemeyeceğim. bir de böle gazete sayfalarında aniden göz göze geliyorsunuz filan, allah sonumuzu hayır etsin."

*Sonradan bi baktım da hep olumlu şeyleri almışım yazıya ehehe, aslında biraz koca kafalı adam kabul ediyorum, kulakları da büyük mü ne?
Son anda kıvıran Neo :)

yağmurlar, kediler...



babaannem, evin kedisi Sırma, patisini yalayıp kulağının arkasından geçirdikçe, "kediler böyle yapmaya başladı mı yağmur yağar" derdi. bilginin doğruluğunu test etmedim hiç ama yaşlıların dünyaya, dünyanın işleyişine dair kurduğu bu tür kulağa irrasyonel gelen bağlantılar, kehanetler öteden beri hoşuma gider. dün ofisin kedisinin büyük bir ilgiyle camdan yağmuru seyrettiğini görünce babaannemin söyledikleri aklıma geldi. bizim Uzunbacak (herkes baska bi isimle sesleniyor kendisine, Uzunbacak, Paspas, Şirin) kırtasiye dolabının üzerine çıkmış, damlaları gözleriyle takip ederek uzun uzun yağmuru izledi, e bana da araştırmacı blogcu olarak yanımdan eksik etmediğim makinemle fotoğrafını çekmek düştü. sonra acaba yağmurla kediler arasında gerçekten bir bağlantı var mı diye Google'a anahtar kelimeleri yazınca gördüm ki kedilerin hareketleriyle yağmur ilişkisi yaygın bir inanışmış. Google'da kedi-yağmur diye aratınca Fransız yazar Marcel Aymé'nin "yağmur yağdıran kedi" öyküsü karşıma çıktı. öykü kısaca, patisini yalayıp kulağının arkasından geçirdikçe yağmur yağdıran Alfonso adlı bir kedinin, insanların onu kızdırması yüzünden uzun süre yağmur yağdırmamasını, kuraklık yüzünden perişan olan insanların da kediye yaptıklarından pişman oluşunu anlatıyor. ekşi sözlükten öğrendiğime göre aslında öykünün orijinal adı "kedinin patisi" imiş ama bu isim daha güzel olmuş bence de.

yağmur yine başladı, evin kedisi Badem ve ofisin kedisi Uzunbacak'ın günlerdir süren bu yağmurda parmakları -patileri- olduğundan şüpheleniyorum :)

en yakın kitabın 161. sayfası



efenim ekmekci arkadaşım mimlemişti, biraz geciktim sözümü yerine getirmekte ama şu sevimli çizimlerle affettiririm kendimi diye umuyorum zira yazarın sayfasından tek tek seçip ellerimle bir araya getirdim. en son okuduğum lawrence block polisiyesi biraz moralimi bozdu, ikiz kulelerin yıkılışı sonrasında new york'ta geciyor ve okuduğum en zalim seri katil karakterlerinden (hepsi zalim tabiy ama bununki bi başkaydı) birinin hikayesini anlatıyordu. bitirince o kötülük üzerimden aksın gitsin diye naif bi sey seçeyim dedim. philip pullman'ın karanlık cevher dizisi'nin ilk kitabı olan kuzey ışıklarını okuyorum şimdi, kitabı okurum diye filmini izlemedim özellikle. yatılı okulda başladı hikaye (harry potter'da oldugu gibi), meraklı bir küçük kız var, herkese kendi karakterine uygun, bir cin eşlik ediyor (kar leoparı, kuzgun...), kuzey'de bir yerlerde gizemli şeyler oluyor vs. daha başındayım ama iyi gidiyor şimdilik. yalnız kapağından memnun değilim, bu filmleri yapılan kitapların kapağına hemen filmden kareler konmasına sinir oluyorum. bir pazarlama tekniği olarak anlaşılabilir ama filmi henüz izlemeyen insanların hayalgücünü de mani olmasalar, başka kapakları da olsa. bir de ingilizce baskısında yazarın çizimlerini (yukarıdakiler kuzey ışıkları kitabından) koymuşlar ama türkçesinde yok. neyse daha fazla mızıldanmayayım da 161. sayfadan seçtiğim cümleyi yazayım. cümlenin kendisi beş satırdan oluştuğundan, son satırı almak da manasız olacağından hepsini yazıyorum. şansıma güzel cümle valla :)

"İki ihtiyar adam gülümsemekten kendilerini alamadılar, ama Farder Coram'ınki rüzgarlı bir mart gününde gölgeleri kovalayan güneş ışığı gibi yüzünden titreyip geçen tereddütlü, dolgun, karmaşık bir ifadeyken, John Faa'nın tebessümü ağır, sıcak, sade ve müşfikti."

Karanlık Cevher Dizisi - Birinci Kitap -Kuzey Işıkları
Philip Pullman / İthaki Yayınları

Ekspresyonizmin hastasıyım!

Geçen günkü yazılarımdan birinde “resim beğenim de cin ali'den öteye geçmez” diyerek kendime haksızlık etmişim yahu, Jawlensky ile ilgili bi seyler ararken kendimle ilgili şunu keşfettim ki ben meğer en çok ekspresyonist -ee siz nasıl diorsunuz, dışavurumcu- ressamları seviyormuşum. Hopper ve Bosch’u bi tarafa koyarsak –ki koymak lazım, onların yeri ayrı gönlümüzde-, bi Matisse olsun, Marc olsun (bkz "Franz Marc (necefli maşrapa niyetine)" adlı makalem :p), Macke ve Chagall olsun, hepsi aynı akımdan adamlarmış... Benim gibi dedektif ruhlu bir akrep bunu daha önce nasıl çakmamış hayret :) efenim bu ekspresyonizm dalgası kısaca “sanatçının duygusal/dokunaklı/coşkun bir etki için gerçeği bozma/çarpıtma eğilimi” manasına geliyormuş. Demek ki gerçeğin çarpıtılmış haline bir meyil var bende, enteresan! 1900'lü yılların başında bir hayli etkin olan akım, sadece resimde değil edebiyat (bkz Kafka’nın eserleri), sinema ve mimaride de etkisini göstermiş. Ayrıca ekspresyonizm ifadesinin genellikle, acı duygusu/endişe/pişmanlığı da işaret eden bir manası varmış zira, neşeli, şen şakrak ekspresyonist esere pek nadir rastlanırmış (alın size bir oksimoron: neşeli ekspresyonist!).


Aslında kendilerini ekspresyonist olarak tanımlayan bir sanatçı grubu hiç olmamış (zaten tuhaf diyil mi, bir sabah uyanıp “hadi ben ekspresyonizmi başlatayım, kübistler aldı yürüdü yahu, benim neyim eksik” diye başlamıyor herhalde bu sanat akımı dediğimiz naneler, birileri, belli bir dönemde birbirlerinden etkilenerek yapılmış eserlerdeki benzer noktaları keşfedip adını koyuyor olsa gerek (çok bilmiş neo’dan sanat akımları teorisi, peeh!). İlk olarak Almanya’da ortaya çıkan bu akım, Munch, Van Gogh gibi ressamları da etkilemiş.


Bu akımın önemli isimlerinden biri olan Jawlensky, 1864'te Rusya’da doğmuş ancak aktif sanat hayatını Almanya ve İsviçre’de sürdürmüş. Aristokrat bir ailenin çocuğu olarak harp akademisine gidip subay olması bekleniyormuş kendisinden, nitekim öyle de olmuş ama St Petersburg’da genç bir subayken güzel sanatlar akademisinde aldığı dersler sayesinde asıl tutkusunun resim olduğunu görmüş. Akademide tanıştığı ressam Marianna von Werefkin’in teşvikiyle ordudan ayrılıp Münih’teki bir sanat okuluna başlamış. (Yukardaki resimdekiler Jawlensky ve Werefkin, resim Gabriele Münter tarafından yapılmış). Münih’te hayat boyu dostu olacak Wassily Kandinsky'le tanışmış.


Avrupa’nın diğer şehirlerine özellikle de Paris’e yaptığı seyahatlerle sanat dünyası içine giren ressamımız (nasıl da benimsedim hemen adamı :) bir süre Henri Matisse'in atölyesinde çalışmış. Münih’e dönünce Paul Klee ve Franc Marc’la tanışıp kanka olmuşlar. (Hiç oldu mu sanat yazısına böyle ifadeler, cık cık!)


I. Dünya Savaşı başlayınca bir Rus olarak Almanya’dan ayrılmak zorunda kalmış, bir süre İsviçre'den yaşayan Jawlensky 1920'li yılların başında Wiesbaden'e taşınmış (ki ben kendisiyle orada tanıştım), o arada Werefkin'le arkadaşlığı bozulmuş (arkadaşlıktan öte bir şey olsa gerek çünkü devamında bir başka kadınla -Helen Nesnamomoff’la- evlendiği bilgisi veriliyor). 1929 yılında eklem iltihabı rahatsızlığı nedeniyle parmaklarını kullanmakta zorlanmaya başlamış, tek eliyle fırçayı tutamaz hale geldiğinden iki eliyle yapmaya başlamış resimlerini, 1937’den sonra da hiç çalışamaz hale gelmiş. Aynı yıl Naziler Jawlensky'nin 72 resmini "yoz" oldukları gerekçesiyle Alman müzelerinden kaldırmış (Ha şimdi baş köşelerde sergileniyor o ayrı). Jawlensky 1941 yılında hayata veda etmiş.


Jawlensky’nin resimlerini üç ana grupta toplamak mümkün: natürmortlar, manzaralar ve portreler. Yazıya serpiştirdiğim resimlerde üçünden de örnekler görebilirsiniz.

Bu sanat dolu yazıyı magazinel bir bilgiyle bitirmek isterim benim sanatsever okurlarım. Jawlensky'nin alttaki tablosunun fiyatı geçen yıl ünlü müzayede salonu Sothebys’da 9 milyon pound’a (yaklaşık 18 milyon dolar) kadar yükselmiş. Ha o parayı verebilecek bir babayiğit çıkmış mı, henüz değil. Aslında büyük ikramiye çıkınca ne yaparsınız sorusuna "ev alırım, dünya seyatine çıkarım bıdı bıdı” gibi sıkıcı cevaplardansa “bi jawlensky alırım, kalanına da bi küçük kandinsky sardırırım” desek ya, hem sanatsal hem orijinal görünürüz, ehehe :)


*bilgilerin çoğunu yeni keşfettiğim şu sanat sitesinden devşirdim, hem bilgilendirici hem de resimlerin çoğunun çözünürlükleri iyi. tavsiye ederim:
http://www.artinthepicture.com/