gün battı sokak...


· bazı akşamlar gün batarken beylerbeyi sırtlarındaki "gün battı" sokaktan geçtiğimi, bu yazının da sokağın adını fark ettiğim akşam yazılmakta olduğunu,

· bu aralar sahaf simurg'un tünel tarafındaki yeni dükkanından aldığım, simenon'un ünlü "komiser maigret" serisinden "hakimin evi" kitabını okuduğumu,

· yine aynı yerde budala'nın birinci cildini bulduğumu (nihal yalaza taluy çevirisi), "ikinci cildi nerde bunun?" diye sorduğumda "buralarda bi yerde cevabı" aldığımı, "peki o zaman bunu bi kenara ayırsanız, ikinci cildi de bulunca ben alsam" dediğimi, ikinci kez gidişimde aynı rafta bu kez ikinci cildi bulduğumu, "yaşasın! biri daha önce bi kenara ayırmıştık, şimdi alabilirim" diye sevindiğimi, ama bu sefer de sahaf ibrahim bey'in birinci cildi koyduğu yeri hatırlayamadığını, hep beraber onca kitap arasından birinci cildi aradığımızı ama bulamadığımızı, bu sefer de ikinci cildi bi kenara ayırdığımızı, bugünlerde birinci cildin bi yerlerden çıkmasını beklediğimizi,

· hemen hemen her gün neredeyse bir kiloya yakın yeşil erik yediğimi, beyoğlu, gümüşsuyu ve tophane'deki manav ve seyyar sebzecilerdeki erik fiyatlarına (3 ila 8 lira arasında dalgalanıyor) son derece hakim olduğumu,

· tijen inaltong'un sayfasından yaptığım yağsız-şekersiz kekin çok lezzetli olduğunu, ofiste "dilimi sadece 105 kalori" diye sunulan koca kekten beş dakikada eser kalmadığını,

· lost, the mentalist, dr house dizilerinin sona ermesiyle büyük bir boşluk içine düştüğümü, harıl harıl yeni dizi ararken, weeds'in 8, true blood'un 14 haziran'da başlayacağını öğrenerek yatıştığımı,

· badem'in bir süredir yediği light mama sayesinde yaza gayet fit gireceğini, lakin sahibesinin habire mideye indirdiği kuruyemişler, cheesecake'ler, dondurmalar sayesinde yarım dünya olma yolunda hızla ilerlediğini,

· anneleri ölmüş üç minik yavru kediye yuva aradığımızı, kedilere ofiste bakmak zorunda kaldığımız bir gün boyunca ofisin resmi kedisi uzunbacak'ı onlardan uzak tutmak için akla karayı seçtiğimizi,

· bu ara yazacak bir şeyler bulmakta epeyce zorlandığımı, biraz yan çizince "hayır hayır writer's block hadisesine girmiycem hiç, yazmak disiplin işidir, yapabilirim, yazabilirim, acı yok rocky acı yok!" diye kendi kendime gaz vermeye çalıştığımı,

· şu bulıt bulıt yazıdan çok, fotoğrafları toparlamak ve şekil yapmakla uğraştığımı, yazıyı okumayı "bu ne be!" diyerek daha başından bıraktıysanız sizi anlayacağımı, daha enteresan şeylerden bahseden bloglar olduğunu bildiğimi, ama çoğunun da -takip ettiklerim dışında tabiy bunlar- aslında hep aynı şeylerden söz ettiğini düşündüğümü

biliyor muydunuz? :)

ada notları


adalara -daha doğrusu heybeli'ye- gitmek için şahane bir gün seçmişiz: 19 mayıs! hayatımda bu kadar kalabalık ve gürültülü bir vapura bindiğimi hatırlamıyorum. önce vazgeçsek mi dedik ama sonra o eğlenmeye kararlı neşeli gençlerin içinde olmak iyi geldi :) (tipik yaşlılık alametleri bunlar) ellerinde piknik çantaları, toplar, fotoğraf makineleriyle vapura doluştular. zor da olsa oturacak bir yer bulduk, yandaki gruptan belli ki çılgın bir kız, yanına mayo aldığını söyleyince büyük şamata koptu. kaç gündür esen poyraz malum, yine hırkalar, montlar çıktı ortaya, "gençlik başımda duman" genç kızımız ise yanına mayo almış! genç olmak böyle bi şey sanırım, giyme ihtimali ne kadar zayıf olursa olsun o mayoyu çantaya atmak..


vapur iskeleye yanaşınca kalabalığın büyük kısmı piknik alanına yöneldi. biz de tepedeki ruhban okulu'na çıkmak üzere bir faytona attık kendimizi. aslında randevusuz gezilmeyeceğini biliyorum ama yine de bir şansımızı deneyelim, gezemezsek de oradan aşağıya doğru adanın sokaklarını geze geze ineriz dedim. nitekim kapıdaki görevli, samimi bir şekilde üzülerek bize ret cevabı verdi, ben iki kez gezmiş ve çok etkilenmiştim. "gülün adı" romanından fırlamış gibi bir rahip, elinde büyük bir anahtarla -esrarengiz bir kapıyı açacakmış gibiydi- bize bütün okulu, bahçedeki kiliseyi, kilisedeki "Siyah Meryem Ana (Black Madonna) ikonasını gösterip bir sürü hikaye anlatmıştı. hala öğrencileri varmış gibi tertemiz tutulan sınıfların hali, nefis bir manzarası olan okulun ıssız bahçesi dokunmuştu hepimize..

neyse, okula giremeyince tepeden aşağıya doğru ağaçlıkların arasındaki yoldan yürümeye başladık. ağaçların arasından yürürken aklıma birkaç yıl önce yazdığım "bir dönem romanı denemesi" aklıma geldi, hani şu eski türk romanlarındaki bir dille yazmaya çalıştığım şey, bloga da koymuştum. onu sürdürsem ya diye düşündüm, fena başlamamıştı. gerçi o büyükada'da geçiyordu ama heybeli'de de o ilhamı yeniden hisseder gibi oldum. bakalım.

heybeli'de daha mütevazı evler var sanki.. yazlık ahalisi henüz gelmemiş; kepenkleri kapalı, bahçeleri vahşice coşmuş evlerin ıssızlığı ve sokakların sakinliği o gürültülü vapur yolculuğundan sonra iyi geldi.


öğlen yemeğini iskelenin karşısındaki sıra sıra restoranlardan birinde yeriz diye düşünmüştük, daha önce gelip memnun kaldığımız halki restaurant'a oturduk, iyi ki de öyle yapmışız. aklınızda olsun, yolunuz heybeli'ye düşerse mutlaka gidin, nefis mezelerden söyleyin (uskumru marin, cevizli kabak salatası, haydari ve barbunya pilaki yedik, hepsi hepsi çok güzeldi) balık çekmiyordu canımız, bir köfteyi paylaşalım dedik ama o da çok nefisti ikinciyi de söyledik. ve de buralarda (asmalı mescit, boğaz vs) ödediğimizin epey altında bir rakam ödedik.

yemek yerken askeri bando iskelenin önünde mini bir konser verdi, askeri marşlar sıkıcıdır aslında ama bana çocukluğumu hatırlattığından olacak hoşuma gitti. iskeleye yanaşan vapurla aynı renklerde üniformaları olan bando, kısa konserinin ardından peşine takılan çocuklar ve köpeklerle masamızın önünden geçip ada sokaklarında gözden kayboldu.


yan masalardan birine genç bir çift, iki küçük çocukları ve filipinli dadılarıyla birlikte gelip oturdular. daha sonra anne-babaları da o gruba katıldı. dünürler arasında bir gerginlik vardı sanki, ya da kayınvalide gelininden hoşlanmıyordu, masaya gelen mezeleri kastederek kinayeli bir ifadeyle "bizim gelin yaptı, pek güzel diy mi?" diye çıngıraklı kahkahalar attı. filipinli dadı da bir yandan altı-yedi aylık bebekle, bir yandan bir an bile yerinde durmayan altı yaşlarındaki kızla başa çıkmaya çalışıyordu. bebeği annesi aldı bi noktada, kızcağız da iki lokma bir sey yiyeyim diye masaya oturdu ama ne mümkün, kız çocuğu, dadıyı o kadar çekiştirdi ki sonunda yemeği bırakmak zorunda kaldı. gördüklerim canımı sıkınca kafamı denize doğru çevirdim. filipinli dadı hikayesi emirgan'da otururken dikkatimi çekmişti, emirgan'daki villalarda yaşayan pek çok ailenin filipinli dadıları vardı. muhtemelen tek izin günleri olan pazar günleri rastlardım, küçük gruplar halinde durakta otobüs beklerlerdi. çocuklarla ingilizce konuştukları için tercih edildiklerini duymuştum. işi bu tabi, çocuklarla ilgilenmek ama karşı masadaki grubun dadıya olan kayıtsızlığı, annesinin yemek yemeye çalışan kıza bir an bile rahat vermeyen çocuğunu uyarmaması insanın içini sızlatıyordu.

öğleden sonra hüseyin rahmi gürpınar'ın evini gezmeyi planlamıştık ama yemek ve rakı sonrası bir ağırlık çöktü, sert esen rüzgar da sersemlettiğinden adadan erken ayrıldık. dönüş yolunda, vapurun normalde yolcu alınmayan, ancak kalabalıkla başa çıkmak için açılan en üst bölümünde oturduk. gençlerin çoğu sessizdi, onlar da yorulmuş olacak birbirlerinin omuzlarında uyuyorlardı. arada tepemizde uçuşan martılara piknikten artanları fırlatan gençler dışında pek şamata yapan da yoktu. rüzgar ve güneşten yarı uykulu, etrafımdakilere bakarken sanki hepimiz birlikte adayı gezip dönen kocaman bir arkadaş grubumuymuşuz gibi hissettim…

yara


birini beklemek zor iş.. kimsenin dikkatini çekmeyeceğiniz sıradan kafelerden birindeyseniz pek mesele değil, kafanızı okuduğunuz kitaba gömer, sık sık saate ve kapıya bakarak geçirirsiniz zamanı, zaten bir sürü yalnız insan da vardır, kimi bi şeyler okuyordur, kimi bilgisayarındaki işle meşguldür vs. kabul, o da sıkıcı ama bir cuma akşamı kalabalığında, asmalı mescit'te sokaktaki masalardan birinde tek başına oturup beklemek kadar değil.

dışarıdaki masalarda zar zor yer bulabilmiştik, arkadaşım trafiğe takılmıştı, ben çaresiz, masayı kaptırmayalım diye biraz erkence gidip oturmak zorunda kaldım. kalabalık masalardan şen kahkahaların yükseldiği, hemen önünüzden çeşit çeşit insan grubunun geçtiği bir sokakta otururken bir şeyler okumak pek mümkün değildi. kimse "aa kütüphane mi ayol burası, okumaya mı geldik buraya, haydi şerefe!" desin istemiyordum. e arkadaşım gelmeden bir şeyler yiyip içmek de olmaz. allahtan şifresiz bir internet bağlantısı buldum da, ipod'la, internetten bir şeyler okumaya başladım. bu eylemi, kalınca bir kitap yerine minik bir ekrandan dikkat çekmeden yapabilmek ne büyük nimet!

işte onu kafamı kaldırıp gelen giden var mı diye baktığım sırada gördüm, tam benim masanın yanından geçiyordu, ikimiz de şaşırdık, en son askerden geldiğini duymuştum, epey zayıflamış, süzülmüştü. beni görünce sevindiği yüzünden okunuyordu. artık geçmişte kalan -en azından taraflardan biri için- ama onun için hala kıymetli birinin arkadaşıydım ben. eski sevgilinin arkadaşını görmek, ondan haber alma ihtimali ve ayrılığın henüz çok uzak olduğu zamanlardan hatıraların canlanması demek. "dönmüşsün" diyorum, "sonunda bitti işte". "geleli üç ay oldu" diyor, "evet sonunda bitti." birbirimize bakıyoruz, ilk kim b'den söz edecek, ben ısrarla kaçınmaktan yanayım, istiyorsa o açsın, "neler yapiyorsun", "nolsun işe devam." "ben de arkadaşımı bekliyorum." kısa bir sessizlik... "b. elini kesmiş?" bunu da nerden duymuş diye şaşıyorum, ama şaşkınlığımı belli etmeden "ya" diyorum, "epey derin bir yaraydı, yeni yeni iyileşiyor." yüzündeki ifadeyi anlatmak zor, o kısacık cümlede neler neler yüklü, endişe, merak, artık yanında olmadığı, işin kötüsü yanında artık başka birinin olduğunu bildiği eski sevgilinin canı yandı diye üzülmek.. "görüşürüz" diyor, artık pek seyrek olacağını bile bile. "görüşürüz" diyorum. tek başına, neşeli, gürültücü cuma akşamı kalabalığına karışıyor.

Boğaz'ın sularının çekildiği gün / Kara Kitap - Orhan Pamuk



Boğaz'ın sularının çekilmekte olduğunu fark ettiniz mi? Sanmıyorum. Bayram şenliğine çıkmış çocukların keyfi ve heyecanıyla birbirimizi öldürdüğümüz bugünlerde hangimiz bir şey okuyup dünyadan haberdar oluyor ki? Köşe yazarlarımızı bile, dirsekleştiğimiz vapur iskelelerinde, kucak kucağa yuvarlandığımız otobüs sahanlıklarında, harflerin tir tir titrediği dolmuş koltuklarında yarım yamalak okuyoruz. Ben haberi bir Fransız jeoloji dergisinde okudum.

Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar 'Boğaz' dediğimiz o cennet yer, kara çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçakgönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaların yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız Kulesi'nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni, bir hayat başlayacak.

Ellerinde ceza fişleri ile oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında, eskiden 'Boğaziçi' denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya başlayacak yeni mahallelerden söz ediyorum. Gecekondularından, salaş bar, bar, pavyon ve eğlence yerlerinden atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarından ve kapkaççı plastik atölyeleriyle naylon çorap imalathanelerinden... Bu kıyametimsi kargaşanın içinde Şirket-i Hayriye'den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve deniz anası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağzıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri , gümüş ve teneke çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasından yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum. Ama asıl hazırlıklı olmamız gereken şey, bütün İstanbul'un koyu yeşil lağım şelaleleriyle sulayacağı bu lanet çukurda, tarih öncesinin yeraltından fokurdayan zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar, yunus, kalkan ve kılış leşleri ve yeni cennetleri keşfeden fare orduları içerisinde çıkacak yepyeni bir salgın hastalığıdır. Biliyorum ve uyarıyorum: o gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalıklı bölgede olup biten felaketler hepimizin içine işleyecek.

Bir zamanlar, Boğaz'ın ipek sularını gümüş gibi ışıldatan mehtabı seyrettiğimiz balkonlardan gömülemedikleri için alelacele yakılan ölülerden çıkan mavimsi dumanın aydınlığını seyredeceğiz artık. Boğaz kıyılarındaki erguvan ve hanımellerinin bayıltıcı serinliğini koklayarak rakı içtiğimiz masallarda çürüyen ölülerin genzimizi yakan o küfle karışık kekre kokusunun tadını alacağız. Balıkçıların sıra sıra dizildiği o rıhtımlarda boğaz akıntılarının ve bahar kuşlarının huzur veren şarkılarını değil, bin yıl süren genel aramaların korkusuyla denizel dökülen kılıçları, hançerleri , paslanmış pala ve tabanca tüfekleri ele geçirip ölüm korkusuyla birbirine girenlerin haykırışları duyulacak. Bir zamanlar deniz kıyısındaki köylerinden yaşayan İstanbullular, akşam evlerine yorgun argın dönerlerken yosun kokusunu duymak için otobüs pencerelerini fayrap açmayacaklar; tam tersi, çürümüş ölü ve çamur sızmasın diye alevlerle aydınlanan aşağıdaki o korkunç karanlığı seyrettikleri belediye otobüslerinin pencere kenarlarına gazete ve kumaş parçaları sıkıştıracaklar. Baloncu ve kağıt helvacılarla birlikte toplaştığımız kıyı kahvelerinde, bundan sonra, donanma şenliğine değil , meraklı çocukların kurcalayıp kendileriyle birlikte havaya uçurdukları mayınların kan kırmızısı aydınlığına bakacağız. Ekmek paralarını, fırtınalı denizin kumsallara getirip attığı Bizans mangırları ve boş konserve kutularını toplamakla kazanan lodosçular, bir zamanlar sel sularının kıyı köylerindeki ahşap evlerden kopartıp Boğaz'ın derinliklerine yığdığı kahve değirmenlerinden, kuşları yosun tutmuş guguklu saatlerden ve midyelerin zırhıyla kaplanmış kara piyanolardan çıkaracaklar artık. İşte o günlerin birinde ben, dikenli teller içinden, bu yeni cehennemin içine kara bir Cadillac'ı bulmak için bir gece yarısı süzüleceğim. Kara Cadillac, bundan otuz yıl önce ben, bir acemi muhabirken serüvenlerini izlediğim ve patronu olduğu bir batakhanenin girişindeki iki İstanbul resmine hayran olduğum bir Beyoğlu haydutunun ("gangster" demeye dilim varmıyor) caka arabasıydı. Arabanın İstanbul'da birer eşi o zamanların demiryolu zengini Dağdelen ile Tütün kralı Maruf'ta vardı. Son saatlerini bir hafta tefrika ederek hikaye ettiğimiz ve biz gazetecilerin efsaneleştirdiği haydudumuz bir gece yarısı polis tarafından sıkıştırılınca, sevgilisiyle bir iddiaya göre esrar sarhoşluğundan, bir iddiaya göre de bilerek atını uçuruma süren eşkıya gibi Akıntı Burnu'ndan Cadillac'ıyla birlikte Boğaz'ın karanlık sularına uçmuştu. Dalgıçların deniz dibi akıntısında günlerce arayıp da bulamadıkları, gazetelerin ve okuyucuların da kısa süre sonra unuttukları Cadillac'ı nerede bulacağımı ben şimdiden kestirebiliyorum.

Orada, eskiden 'Boğaz' denilen yeni vadinin derinliklerinde, içine yengeçlerin yuva yaptıkları yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme tekleri ve deve kemikleri ve bilinmeyen sevgiliye yazılmış aşk mektuplarıyla dolu şişelerin işaret ettiği çamurlu bir uçurumun aşağılarında, elmaslar, küpeler, gazoz kapakları ve altın bileziklerin parladığı sünger ve midye ormanlarıyla kaplı yamaçların gerisinde bir yerde, çürümüş bir mavna leşinin içine alelacele kurulmuş eroin laboratuarının ve kaçak sucukçuların kestikleri beygir ve eşeklerin kova kova kanıyla suladıkları istiridye ve deniz minareli kumluluğun az ötesinde olacak.

Eskiden "sahil yolu" denilen, şimdiyse daha çok bir dağ yoluna benzeyen asfalttan geçen arabaların kornalarını dinleyerek indiğim leş kokulu bu karanlığın sessizliğinde arabayı ararken, içlerinde boğuldukları çuvallardaki iki büklüm durumlarını hala koruyan saray kumpasçılarının ve haçlarına ve asalarına sarılı Ortodoks papazlarının bileklerine gülle bağlı iskeletlerine rastlayacağım. Tophane rıhtımından Çanakkale'ye asker gönderen Gülcemal vapurunu torpillemek isterken, uskuru balıkçı ağlarına, burnu da yosunlu kayalıklara çarptıktan sonra deniz dibine çöken İngiliz denizaltısının soba borusu gibi kullanılan periskopundan çıkan mavimsi dumanları görünce, oksijensizlikten ağzı açık kalmış İngiliz iskeletlerinin temizlendiği ve kadifeyle kaplı albay koltuğunda Çin porselenleriyle akşam çayını artık Liverpool tezgahlarında imal edilmiş yeni yuvalarına huzurla alışan vatandaşlarımızın içtiğini anlayacağım. Karanlığın içinde, daha ötede Kayzer Wilhelm'e bağlı bir zırhlının paslı çapası olacak; sedeflenmiş bir televizyon ekranı bana göz kırpacak. Yağmalanmış bir Ceneviz hazinesinin artıklarını, ağzı çamurla tıkanmış kısa namlulu bir topu, yıkılıp kaybolmuş bazı devlet ve kavimlerin midyeyle kaplı tasvir ve putlarıyla burun üstü duran pirinç bir avizenin patlak ampullerini göreceğim. Gittikçe aşağıya inerek, çamur ve kayalar içinde yürürken, zincirli küreklerinin başında sabırla oturup yıldızları gözleyen köle iskeletlerini seyredeceğim. Yosun ağaçlarından sarkan gerdanlık, gözlük ve şemsiyelere dikkat etmeyeceğim belki, ama inatla hala ayakta dikilen muhteşem at iskeletlerine bütün silah, zırh ve takım taklavatlarıyla binen Haçlı şövalyelerine bir an dikkat ve korkuyla bakacağım. Üzeri midyelerle kaplı sembol ve silahlarıyla kaplı Haçlı iskeletlerinin hemen yanı başlarında duran Kara Cadillac'ı beklediklerini o zaman korkuyla anlayacağım.

Nereden geldiği anlaşılmayan fosforlu bir ışıkla arada bir belli belirsiz aydınlanan Kara Cadillac'a ağır ağır, korkuyla yanı başlarındaki Haçlı muhafızlarından izin alır gibi saygıyla yaklaşacağım. Cadillac'ın kapısının kulplarını zorlayacağım ama, baştan aşağı midye ve deniz kestaneleriyle kaplı araç bana geçit vermeyecek, sıkışmış ve yeşilimsi pencereleri yerlerinden hiç oynamayacak. O zaman, cebimden tükenmez kalemimi çıkarıp sapıyla camlardan birini kaplayan fıstıki yeşil yosun tabakasını yavaş yavaş kazıyacağım.

Gece yarısı, bu korkunç ve büyülü karanlıkta kibritimi yakınca arabanın Haçlı zırhları gibi hala parlayan güzelim direksiyonun, nikelajlı sayaçlarının, ibre ve saatlerinin madeni ışığında haydutla sevgilisinin bilezikli ince kollarıyla ve yüzüklü parmaklarıyla birbirlerine sarılarak ön koltukta öpüşen iskeletlerini göreceğim. Yalnız iç içe geçen çene kemikleri değil, kafatasları da ölümsüz bir öpüşle birbirine kaynamış olacak.

O zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin ışıklarına dönerken, felaket anlamında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: canım, güzelim, kederlim, felaketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol gel, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhane, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felaketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.

*****************

Orhan Pamuk'un en sevdiğim romanı Kara Kitap'tan bir bölüm bu, kitabın kahramanlarından köşe yazarı Celak Salik'in yazısı. Boğaz'dan türlü türlü acayip şeyin çıktığı şu tuhaf günlerde iyi gider diye düşündüm. Resmi de susuzlukla ilgili web sitelerinden birinde buldum. ürkütücü diyil mi?

hazırlıksız yakalandım

ıssız, uçsuz bucaksız kırların ortasında bir telefon kulübesindeyim, elimdeki jetonu atıp arkadaşım g'nin numarasını çeviriyorum, telefon bir kez çalıyor, ardından bir ses kaydı başlıyor: "aradığınız numara hiç bir zaman var olmadı!" sesi duyunca sırtımdan soğuk terler boşanıyor, birden arkamda birinin durduğunu hissediyorum. g. sırıtarak bana bakıyor, elinde kırılmış bir bardak var, bir eliyle bileğimi büküp damarlarımı kesmeye çalışıyor, hiç gücüm yok, karşı koyamıyorum ve uyanıyorum.

yıllar önce yaşadığımız problemler yüzünden bu ve buna benzer kabuslar görmeme sebep olan eski arkadaşım g. gecen hafta ofise çıkageldi! öğleden sonra kapı çaldı, benim masam içerdeki odada, kapıdan içeri birinin girdiğini ve adımı sorduğunu duydum ama kimseyi beklemiyordum, herhalde paket falan geldi diye düşünüyordum ki g odadan içeri giriverdi. herhalde on yıl olmuştur görüşmeyeli, uzağı zaten göremediğimden ve o anda da gözlüğüm olmadığından kapıdan hızla üzerime doğru "neo!" diye yürüyen kadını önce tanıyamadım. ayağa kalktım, "o diyildir, mümkün değil" diye düşündüm saniyeler içinde ama yok, ta kendisi! yıllar önce kısa bir süre evinde kalmıştım g'nin ve çok acayip şeyler olmuştu. türlü türlü yalanlar, en ufak şeyde kızıp öfke nöbetleri geçirmeler, gizli gizli günlüğümü okumalar (ki en affedemediğim şeydi)... başta iyiydik, ben zaten uyumlu biri sayılırım, sabır da var, ben bu arkadaşın tuhaf hallerini sonra sonra fark ettim. üzerinden çok zaman geçtiği için çoğunun ayrıntılarını hatırlamıyorum, bi de kötü şeyleri unutuyorum ben (iyi mi kötü mü bilemedim). nişanlısının öldüğü yalanını söylemişti mesela ve günlerce günlerce onunla birlikte üzülmüştük, çok sonra öğrendik ki öyle bir şey yokmuş! yani nişanlı falan yokmuş ortada! bu ölen nişanlı hikayesinden sonra hayatına biri girdi, yani o öyle söylüyordu, çok zengindi, ona balonlar, çiçekler falan alıyordu, saatlerce telefonda konuşuyorlardı ama biz bir türlü göremiyorduk bu adamı. ben eve geliyordum, o da "az önce çıkmış(!)" oluyordu. sonradan o hikayenin de uydurulmuş olduğunu öğrendik. hayali biriyle konuşuyormuş, ben içerde otururken, bunları hatırlayınca ürperiyorum biraz..

bunlardan başka, bizim kız arkadaşlar grubunu da söylediği yalanlarla birbirine düşürmüştü. bir ara aynı işyerinde çalıştık, güya ben bölüm yöneticisine gidip onu kötülüyormuşum, çok kötü davranıyormuşum, kızlara bunu anlatıyor, kızlar da bana tavır alıyor. halbuki bütün bunları yapan kendisi, aynı odada oturuyoruz, bana telefon geldiğinde ahizeyi bırakıp odadan cıkıyordu bana bağlamamak için! nasıl mide ağrıları çekiyorum, işe gitmek gelmiyor onun bu halleri yüzünden. yine gruptan bir başka arkadaşın nişanlısı hakkında yaydığı olumsuz dedikodular yüzünden ilişkileri bozuluyor vs.

neyse uzatmayayım, evinde kısa süre kaldım, hemen taşındım, taşındıktan sonra bir süre daha devam etti arkadaşlığımız ama sonunda bir gün beşiktaş meydanında edilen büyük kavga sonrası (kavga sayılmaz aslında, bana bağırıp çağırdı) görüşmedik bir daha. arkadaş grubundan da elimi ayağımı çektimi, çünkü onun aracılığıyla katılmıstım aralarına ve şimdi onun tarafındadırlar diye düşünüyorum, meğer onlarla da türlü sebeplerle kavga etmiş. içlerinden biri aradı, "ya biz ne güzel anlaşmıştık, neden aramıyorsun dargın mıyız" diye, ben de anlattım başıma gelenleri. o da g ile artık görüşmediklerini, çeşitli kaynaklardan (ortak başka arkadaşlar) bize pek çok konuda söylediğinin anlaşıldığını söyledi. bir daha hayatımda hiç öyle biri olmadı, üzerinden zaman geçtikçe, neden çekmişim ki o zaman yaptıklarını diye kendime şaşırdığım oldu. gençlik işte, bir de daha bu hallerini görmeden yakın arkadaş olmuşuz, sorunları var diye alttan alıp teselli etmeliyiz diye düşünmüş herhalde diyorum şimdi.

kavgamızın üzerinden birkaç yıl geçti, biz ara ara kızlarla bir araya gelip g. ile yaşadıklarımızı konuşuyorduk. o ara sık sık yukarıdaki gibi rüyalar görüyorum, ya odanın içinde beliriveriyor, elinde bir bıçakla üzerime geliyor ya böyle onunla ilgili bi seyin doğru olmadığı ortaya cıkıyor vs.

bir gün telefonum çaldı, arayan g, üzerinden o kadar zaman geçtiğinden çok şaşırdım, o sanki hiç bir şey olmamış gibi, "naber nasılsın" diye lafa girdi ve benim şaşkınlığımdan faydalanıp, özür falan dilemeden beni gelecek ay yapmayı planladığı düğününe davet etti -ki o düğün de yapılmadı.

dün de pat diye kapıdan girip, onca şey yaşanmamış gibi kaldığı yerden devam etti. ben de ışığa tutulmuş tavşan şaşkınlığında konuşmaya çalıştım. amerika'ya gitmiş, 5 yıl dönmemiş, sonra bir ara gelmiş yine gitmiş, bu ara istanbul'daymıs, çalıştığım yeri bir arkadaşımdan öğrenmiş, sürpriz yapayım demiş. hatırladığımdan daha normal görünüyordu, sıcak ve samimi davrandı, özür falan dilemedi tabiy ama onca çaba harcayıp yerimi bulmus, belki de pişmandır öyle davrandığı için diye düşündüm sonradan. telefonunu verdi, benimkini aldı, "yemek yiyelim bir ara" dedi.

gider gitmez o zamanki gruptan iki arkadaşımı aradım, ikisi de acayip heyecanlandı, çok şaşırdılar. biri hemen kesin arkasından bi şey çıkar bunun diye beni kuşkuya düşürdü. ben de ona yaşananları anlattıkça neden her şey normalmiş gibi davrandım, biraz soğuk dursaydım ya dedim ama o kadar şaşkındım ki! yıllar boyunca hep bir yerden karşımıza cıkacağını konuşup korkmuştuk. hayatındaki bir sürü şeyle ilgili yalan söylediğinden ve bizim de bu yalanları bildiğimizi fark ettiğinden bir gün peşimize düşebileceği ihtimalini abartarak konuşuyorduk, "kill bill'deki gibi bir liste yaparsa, kesin en basta ben olurum" diyordu gruptan bir arkadaş, çünkü yalanını ortaya çıkaracak tuzak sorular sormuştu, cevap veremeyince öfkelenmis, onu aramamaya başlamıştı vs.

kafam çok karıştı, tekrar görüşmeye başlayacak mıyız? ararsa ne diyeyim, görüşmeye başlarsak geçmişi hiç konuşmayacak mıyız? bana kalsa, yine bana o zamanlar oldugu gibi davranma ihtimalini göz önünde tutarak görüşmesek daha iyi derim ama ya değişmişse, yaptığı saçmalıkların farkına varıp ikinci bir şans peşindeyse? üff ya! nerden cıktı simdi bu?

10 mayıs....


annem ve bütün anneler için..

fotoğraf flickr'dan.

sarı kelebekler


lusin'in sayfasında nabokov'dan söz ederken yazarın bir kelebek uzmanı olduğundan bahsetmiş idim, lusin de kelebeklerin onu hüzünlendirdiğini söylemişti, onu okuyunca festivalde izleyip çok sevdiğim "bitmeyen yürüyüş -still walking (aruitemo aruitemo)" filminden bir sahne aklıma geldi: bir yaz günü, yıllar önce ölen oğlunun mezarını ziyaret eden yaşlı kadın, mezarlığın yanındaki yokuştan aşağı inerken sarı bir kelebek görür. evladının acısını hala taşıyan anne, heyecanla "bak sarı kelebek" diyerek 7-8 yaşlarındaki torununa göstererek, bir inanıştan söz eder: "kışın hayatta kalmayı başarabilen beyaz kelebeklerin, ertesi yaz sarı kelebekler olarak hayata döndüğünü söylerler." ufaklığın pek aklına yatmaz, "kim demiş" bunu diye yaşlı kadına sorar, o da kimden duyduğunu hatırlamadığını ama ne zaman sarı kelebek görse yüreğinin sızladığını söyler hüzünle... aynı gece, yatmaya hazırlanırlarken yaz sıcağında açık bırakılan pencereden içeri sarı bir kelebek girer. anne, kelebeği görünce "mezarlıktan buraya bizi takip ettin değil mi?" diye kelebekle konuşmaya başlayıp, "camı kapatın, junpei olabilir!" diye heyecanlanır. kızı ve diğer oğlu, kelebeği avuçlarının arasına almaya çalışan annelerini "saçmalama anne, sadece bir kelebek" diye sakinleştirmeye çalışır. sonunda kelebek açık kapıdan uçup gider, kadın hala onun ölen oğlu junpei'den bir iz taşıdığını düşünerek, "büyük annemin 17. ölüm yıldönümünde de gece içeri böyle bir sarı kelebek girmişti" diye diretir.

şimdi böyle hüzünlü, kederli sahnelerini yazdım ama aslında filmde yer yer mizah da vardı. özellikle evin tam bir "aksi ihtiyar" tadındaki babasının halleri, acısının altından işi biraz deliliğe vurarak kalkmaya çalışan annenin patavatsızlığa varan yargıları, ailenin mutfakta neşe içinde yedikleri yemekler... yemek deyince özellikle annenin taze mısırla yaptığı bir tür kızartma vardı ki fena halde aklım kaldı. -al işte, tipik neo, kelebekti, hüzündü diye başla süt mısırla bitir yazıyı, pisboğaz nolucak :) sonradan baktım da pişirdiği şey tempura imiş, bir sürü de çeşidi varmış. neyse, uzatmiyim, rastlarsanız mutlaka izleyin.

filmin festival sitesindeki sayfası: http://www.iksv.org/film/program.asp?Content=Film&SID=17&FID=107

fotoğraf da filmin resmi sitesinden.

neolitik hanım 2 yaşında!


ikinci yılı bitmiş, üçten gün almaya başlıyormuş bu küçük neolitik hanım.. "yazayım dedim" diye başladığı ilk yazıdan bugüne, 208 yazı olmuş. kimi diğerlerinden daha fazla yorum almış (bkz kedili yazılar, file olayı başlıklı yazı ve de seyahat yazıları). ara ara yazmaktan uzaklaşır gibi olmuş ama uzun bir süre sayfayı güncellemezse içinin rahat etmediğini fark etmiş. kediler, kitaplar, abur cuburlar, seyahatler, kalemler, defterler, filmler, makaronlar, kurabiyeler ve arkadaşlar oldukça da yazmaya devam etmeye kararlıymış...

neolitik hanım için ne dediler?

fena değil yalnız benim son romanım hakkında atıp tutmuş biraz, enteresan.. millet bayıldı halbusi.
orhan pamuk

sıkışınca hemen "badem miyav dedi -yok ne diycekti!- badem patisini yaladı, badem şişko, badem ormanda on kaplan gücünde" diye yazıveriyor. ben olmasam blogu okunmaz ha doğru dürüst, üstelik bu ara bana light mama veriyo, hiç begenmiyorum kendisini, gırrr!
badem

hayatımdaki kadınlardan birinin jane austen oldugunu iddia eden bir yazı yazmış idi, o vesileyle haberim oldu. biz ingilizlere hayran bir hali var, hoş tabiy. kraliçe'yi de haberdar etsem, "bir neolitik hanım var, bizim memleketin hastası" diye, çaya davet eder belki de sevinir kızcayız.
colin firth

geçen nefis türk şarabı corvus'u açmış -türk şarapçılığı da bir noktaya geldi sevgili okurlar- paris'teki gençlik günlerimi düşünüyordum. birden telefon çaldı, bakın beni kim aradı: neolitik hanım! hani şu blogların yükselen yıldızı. kendisine "gel" dedim, "bizde yaz, daha çok okurun olur", "yok" dedi, "ben böyle mutluyum." ben böyle insanları seviyorum.
ertuğrul özkök

ha biliyorum, şu neolitik hanım, oyunculuğum abartılıymış, bana gıcık oluyormuş, bir sürü laf, kıskanıyor beni şekerim!
juliette binoche

benim gibi yazmak istiyor biliyorum, aslında neden olmasın, kedisi var, tuhaf şeylere merakı da..
haruki murakami