2010'da doğan apartmanı'nda!


paul auster'ın hikayesinden çekilen smoke filminde "noel hikayesi" yazmaya çalışan bir yazar vardı. hikaye noel günü yayınlamak üzere new york times tarafından sipariş edilmişti. yazarımız teklife önce evet demiş ama sonradan "aşırı duygusal" olmayan bir noel hikayesi nasıl yazılır diye sıkıntılara gark olmustu. sonunda mahalledeki tütüncünün yardımıyla içinden yılbaşı ağacı, noel baba ve parlak yaldızlı süsler geçmeyen fakat yine de etkileyici bir hikaye yazmayı başarmıştı. ben de bu yılbaşı için bir şeyler yazmak istedim, benim öyle "ay içinden noel baba geçmesin, cool olsun" dertlerim de yoktu ama vakit bulamadım işte. her aksam birtakım ofislerde yılbaşı kutlamaları (ilk kez karaoke yaptım bu arada, müthiş eğlenceliymiş), bu akşam yine bir arkadaşın evinde yılbaşı kutlaması derken yılbaşı hikayesi falan yazılamadı. halbuki yazsaydım hem çok duygusal, hem de komik olucaktı (içinde noel baba kılığı giymiş sıska askerler, askeri bandoyla bangır bangır "jingle bells" çalınan bir orduevi, bir otobüs dolusu yılbaşı heveslisi çocuk ve yaşadığı büyük hayalkırıklığı ve gözyaşlarıyla anne-babasını sorgulayan bir küçük neolitik hanım olacaktı. neyse, belki seneye yazılır. hala iyi bir hikaye bence.

"kişisel olarak bu yıldan pek memnun kalmadım" yazacaktım ama baktım, sonuna doğru toparladı gibi, ya da ben artık asap bozucu bir sürü şeyi o kadar da ciddiye almamaya başladım, kendimi neşeye, yılbaşı kartlarına, arkadaşlar için küçük hediyelere vererek neredeyse mutlu diyebileceğim bir ruh haliyle giriyorum yeni yıla.

dün eskişehir'den okul arkadaşım bir e-mail yazıp, gönderdiğim yılbaşı kartı için teşekkür etmiş ve yeni yıl için spesifik bazı dileklerde bulunmuş, "doğan apartmanında bir daire, iyi bir master programı" (illa ki benim master yapmamı, akademisyen olmamı istiyor, kendisi öyle çünkü). doğan apartmanı da ikimizin yıllardır kurduğu bir hayaldir, istanbulluların çoğu bilir, bilmeyenler şu sayfaya bakabilir, yıllar önce bir yılbaşı partisine gitmiştik o apartmana ve o zamandan beri hastasıyız. daha o zaman okan bayülgenler, sezen aksular felan keşfetmemiş idi apartmanı, şimdiki gibi milyon dolar değerinde değildi daireler. neyse, cevap yazdım "kızım bu yıl tam bilet aldık, 30 milyon çıkıcak, ben doğan apartmanını komple satın alıcam, ne dairesi" diye, canım ya hemen, "ayy bize de bi daire ayırırsın diy mi?" diye sormuş. "ayıpsın, ayırmam mı hiç?" diyerek içini rahatlattım :) sonra baktım gercekten 30 milyona alınır mı şu apartıman diye, nerdee, 49 daire varmış, 1 milyon dolardan hesaplarsan ı-ıh yetmiyor para, neyse dedim 5-10 tane alırız, büyük dairelerden birine ofisi taşırız, kalanlara da biz ve arkadaslar yerleşiriz, oh mis! tünel iki adım ötende, manzara süper! daha ne olsun!

öyle işte, son haftalarda "yılbaşı da yılbaşı" diye epey kafa ütüledim ama bitiyor, herkese neşeli bir yılbaşı ve bol güzel haberli bir yeni yıl diliyorum.

"you are the butter to my bread, and the breath to my life"


filmin adı "julie & julia" bu sabah kahvaltıda izledim ve bayıldım. yazmaya vaktim olmadı ama yazıcam. bunu fragman olarak değerlendirin, filmde sevdiğim her şey var, yemek pişirmek, romantizm, paris, blog yazmak vs.

pek yakında bu blog'da :)

*başlığın çevirisi, "sen ekmeğimin tereyağı ve hayatımın nefesisin" (çeviri pek iyi olmadı ama bence çok romantik)

Neo'nun kitaplığından:
Gümüş Domuzların Esrarı. Bir Antik-Roma polisiyesi...



artık biliyorsunuz: zaman zaman okuma temposu yavaşlasa da elinde her zaman bir kitapla gezen entel bir kişiyim :P istiyorum ki okuduğum her kitabı şu bloga koyayım, okumayı sevenlerin de haberi olsun, beğenirlerse, merak ederlerse onlar da okusun vs. fekat bir türlü vakit bulup da yazamıyorum kitaplar hakkında, en son jane austen'ın bir romanını yazmıstım sanırım, halbusi onun üzerine bir sürü şey okudum, hiçbirinden bahsedemedim. neyse uzatmayayım, baktım hakkında yazamıyorum, hiç olmazsa bir alıntı yapayım, kısa bilgi vereyim ve begenip beğendiğimi yazayım, hatta yıldız vereyim :)

işte bu minvalde son bitirdiğim polisiyeden bir bölüm alıntıladım. tarihi ve polisiyesi seviyorsanız sizin de hoşunuza gidebilir. antik roma hakkında bilgi verdiği bazı bölümler sıkıcı geldi ama genel olarak beğendim ben. hikaye MS 70-71 yıllarında roma'da geçiyor, adamımız didius falco yoksul, romantik ve komik bir eski asker. şimdi de hayatını "bilgi toplayıcı" (zamanımızın özel dedektifi) olarak kazanmaya çalışıyor. "karısını aldatan parlak tünikli herifleri gizlice takip ediyor", mahkeme emirlerini teslim ediyor", "kayıp güzel kızları arıyor" vs. gümüş domuzların esrarı'nda güzel senatör kızlarının, çok zor koşullarda çalışılan gümüş madenlerinin ve berbat iklimiyle britanya adasının da işin içine karıştığı bir hikaye anlatlıyor. hem antik roma hakkında bi şeyler öğreneyim (çamaşırları beyazlatmada kullandıkları çok acayip bi teknik var mesela, akıl alır şey diyil) hem de gizemli, komik, romantik şeyler okuyayım derseniz gümüş domuzların esrarı size göre. benden üç yıldız (ha ne manaya geliyor derseniz, "güzel işte fekat bir başyapıt diyemeyiz" :)

Gümüş Domuzların Esrarı - Lindsey Davis

"Evime doğru yürürken sokaklar gitgide daha gürültülü oldu. Her tarafta satıcıların haykırışları, atların nal sesleri, koşum çıngıraklarından çıkan şıngırtılar duyuluyordu. Bir fırının önünden geçerken çamurdan tüyleri birbirine yapışmış küçük kara bir köpek bana çılgınca havladı. Köpeğe küfretmek üzere arkamı döndüğümde kafamı bir çömlekçinin ipe dizdiği testilere çarptım. Adamın reklam anlayışı, işlerinin her türlü darbeye dayandığını göstermekti herhalde. Neyse ki kafam kalındır. Ostia Yolu'nda çuvaldız satıcıları ile kırmızı üniformalı uşaklar yolumu kesti, ama birkaç kölenin ayağını ezerek kaçmayı başardım. Evimden üç sokak ötede annemin enginar aldığını gördüm. Dudaklarını büzdüğüne bakılırsa beni düşünüyordu. Bunu doğrulamak işime gelmediği için deniz salyangozu fıçılarının arkasına saklandım, geri geri kaçtım oradan. Beni görmemişti sanırım. İşlerim yolundaydı: Bir senatörle ahbap olmuştum, bitiş tarihi açık bir sözleşme yapmıştım, en güzeli de Sosia vardı.

Hülyalarımdan iki yarmanın canımı acıtarak beni selamlamasıyla ayıldım.

"Hop, hop!" (diye bağırdım). "Bakın çocuklar, ortada bir yanlışlık var. Smaractus'a kirayı muhasebecisine yolladığımı -" İkisini de tanımıyordum ama zaten gladyatörler Smaractus'un yanında fazla durmaz. Kaçmazlarsa muhakkak arenada ölürler. Oraya kadar gelemezlerse de açlıktan ölürler, çünkü Smaractus'un çalışırken onlara verdiği, yıkama suyunda haşlanmış bir avuç sarı mercimekten ibarettir. İki yarmanın da evsahibimin spor okuluna mensup olduğunu varsayıyordum.

Yanlış varsaymışım. O sırada yarmalardan birincisi kafamı dirseğinin altına sıkıştırmış ezmekteydi. İkincisi suratını yüzüme eğip bana sırıttı; yan gözle son moda miğferinin yanak koruyucusunu ve çenesinin altındaki bildik kırmızı mendili görebildim. Bu hergeleler ordudandı. Eski asker numarası çekeyim dedim, ama İkinci Augusta Lejyonu'ndan emeklilik, hele de lejyonumun ünü göz önüne alınırsa hiç etkili olmayacaktı.

"Vicdanın mı sızlıyor?" (diye bağırdı yandan gördüğüm surat). Başına bir dert daha açayım Didius Falco, tutuklusun!"

Kırmızı dostlar tarafından tutuklanmak yabancı gelmedi bana. Smaractus'un benden para istemesi gibi bir şeydi. İki iri yarı delikanlının en iri yarısı bademciklerimi bir aşçı yamağının başparmağıyla bezelye ayıklaması gibi gayet işbilir bir tavırla sıkıp çıkarmaya çalışıyordu. Durmasını isteyebilirdim kendisinden ama tekniğine duyduğum hayranlıktan konuşamadım."

hatıralar mı, duygular mı?



tıp dizilerinin hastasıyım, dr house olsun, grey's anatomy olsun, private practice, scrubs, ER (gerci o bitti) vs. gerçekte kan görmeye dayanabilir miyim emin degilim ama ekranda birtakım yakışıklı karizmatik adamlar, güzel komik kadınlar önlükleriyle hastalıklardan, ameliyatlardan bahsetmiyorlar mı illa ki izliyorum. geçen private practice'in bir bölümünde enteresan bir vaka vardı: Barbara ağır depresyon geçiren bir genç kız, ilaç, terapi vs. bi şey fayda etmiyor, doktoru bir de elektro şok tedavisi mi denesek diyor vee barbara elektro şoktan yüzünde bir gülümsemeyle çıkıyor. nişanlısı çok seviniyor fakat kız nişanlısını hatırlamıyor! tedavinin yan etkisi olarak sadece nişanlısını ve ilişkilerini hatırlamıyor oluşu tuhaf tabiy, doktorlardan biri kızın nişanlısıyla kötü şeyler yaşadığı için beyninin ona ilişkin hatıraları bloke etmiş olabileceğini düşünüyor ama çocuk o kadar iyi biri ve kızı o kadar çok seviyor ki, bu ihtimali eliyorlar. bir süre sonra doktoru kızın numara yaptığından şüpheleniyor. nitekim biraz sıkıştırınca kız nişanlısından ayrılmak istediğini, ama onun kendisini çok sevdiğini bildiğini, çok iyi biri olduğunu, onu üzmek istemediği için öyle davrandığını anlatıyor. doktorlardan da gerçeği ona söylememelerini rica ediyor. doktorlar da bi dilemma içinde kalakalıyorlar tabiy, söyleseler hastanın talebine uymamış olacaklar, söylemeseler çocuk kendini hatırlatmak için çırpınıp duruyor. neyse efendim, sonunda kadın doktor, kızın nişanlısıyla konuşurken kızın artık onu hatırlamadığını, dolayısıyla kızın onun için bir yabancı olduğunu söylüyor ve şu mealde bir şey söylüyor, "onu sevdiğini söylüyorsun ama hatıralarla duyguların birbirine sarmalanmış şeyler olabileceğini, ayırmanın zor olduğunu unutma, sen hala onu mu, yoksa onunla olan hatıralarını mı seviyorsun?" sonunda çocuk ikna oluyor, orası çok mühim değil de beni esas çarpan şu hatıralar ve duygular kısmı oldu.

dün akşam, evliliği pek iyi gitmeyen bir arkadaşımla buluştuk, birkaç kez ayrılmanın eşiğine geldiler ama hep bi şey durdurdu onları. tesadüfen o da izlemiş diziyi ve o da tam da o bölüme takılmış. belki biz de o yüzden ayrılamıyoruz, geçmişte yaşadığımız güzel şeyler var, onlara takılıp kalıyoruz(m), birbirimizi hala sevdiğimizden değil bir arada kalışımız" gibi bi şeyler söyledi. bu kararı ben veremem tabii ama fikir mantıklı sanki. zamanında güzel hatıralar birikmiş, özellikle ilişkinin zor anlarında yoklanıp, tozları alınıp içimizi rahatlatmış ama yenileri eklenmemiş, hatta giderek tatsız olanların sayısı artmış. hatıraların duygunun yerine geçmesi ihtimali yüksek bu durumda. artık ona olan hislerine değil de hatıralara bağlandığını fark etmek hüzün verici.

"kişisel yılbaşı hazırlıkları şenliklerini" yazıp dururken bu böyle araya girdi ama nabalım, birkaç gündür zihnimi meşgul ediyordu. bugun yeni süsler alayım diyorum, perşembe akşamı da erken bir yılbaşı yemeğine gidicem, ne pişirip götürsem aceba?

*resimdeki unutma beni (forget me not) çiçeği. hatıra felan deyince çağrışım yaptı. pek şirinler.

kasap süpürgesi - yılbaşı çiçeği. ne alaka?


"kokkino". yunanca "kırmızı" demekmiş. yılbaşına doğru çiçekçilerde belirmeye başlayıp, "ay bir yıl daha geçti, ne çabuk!" diye insanın hayrete düşmesine vesile olan sivri yapraklı, minik, koyu kırmızı meyveli bitkiden söz ediyorum. aslında bizim satın aldığımız tam olarak o bitkinin kendisi değil tabiy, çiçekçiler o kırmızı meyvecikleri öbek öbek yeşil sivri dallara sarıyorlar, oluyor sana kokina! internette çeşitli kaynaklarda İstanbullu Rumların yılbaşında evlerini süslemek için kullandıklarından bahsediliyor ama şimdilerde benim gibi yeni yılı kutlama hevesine kapılan hemen herkes birkaç demet alıyor.

efenim, ekmekçi kız hanımın nergislerinden ilhamla ben de bir çiçek yazısı yazayım dedim, hem de yılbaşı konseptine uygun olsun. baktım şule de yorumlarda kokina'dan bahsetmis, hah dedim, kokinalar! her yıl aralık ayı başında bizim gümüşsuyu yokuşunda belirir kokinacılar, ya mevcut çiçekci tezgahında olur, ya da sırf kokina satan satıcılar belirir kaldırımlarda. evde büyükçe kahverengi bir vazo var, ona konur, ordan da masanın üzerine. badem yaramazı pek sever bu kırmızı tuhaf bitkiyi, dikenlerinden sakınarak uzun uzun koklar, fazlaca üzerine giderse vazo devrilir, bizimki de gürültüden korkup anında ortadan kaybolur.

yılbaşı gelir geçer, kokina yapraklarını dökmeye başlar, meyvecikleri büzüşür ama ev ahalisinden kimsenin eli değip de kokinaları atamaz. dikenli oluşundan ve de yapraklarını azıcık dökse de hala iyi göründüğünden epey idare eder. sonunda mevsimler geçer, bahar, yaz, sonbahar derken yeni kokinalar çıkar dermişim, yok yahu o kadar bekletmeyiz, en geç şubat bilemedin martta atarız eski kokinaları :P

o kırmızı mevyecikli bitkinin latince adı "ruscus aculeatus" imiş, ingilizcesi de "butcher's broom" yani kasap süpürgesi. böyle şirin meyveli bir bitki için haşin bir isim diy mi? türkçede de "kasap süpürgesi", "tavşan kirazı/memesi",:) "dikenli mersin", "herdem taze" (ne güzel isim) vs. diye geçiyor. ağaçlar.net adlı siteye göre ruscus'ların kendi kırmızı meyveleri varmış ama her dalda bir tane olduğundan ve de "tüketim oburu" insanlara bir kırmızı meyve az geldiğinden salkım salkım olsun diye ilave meyvecikler bağlanıyormuş dallarına.

bir de yılbaşı/noel filmlerinden bildiğimiz altında durulunca illa ki öpüşülmesi gereken "ökse otu (misletoe)" var ki onu da yazarsam "eeh ama bu kadarı da fazla, bizim ananelerimizde, örfümüzde, adetimizde olmayan şeyler cık cık" denir diye korkuyorum. geçen yıl "dünyadan yılbaşı gelenekleri " diye bir şey yazası olmustum da yemistim fırcayı birilerinden.

neo
the tırsak yılbaşı kutlamacısı :)

bi faaliyet bi faaliyet!

evdeki renkli printer cayır cayır çalışıyor son günlerde, mat fotoğraf kağıdı bulmak için istanbul'un altı üstüne getiriliyor (etraftaki teknoloci marketlerde bulamadım da sağa sola haber saldım), sonra mat kağıttan memnun kalınmıyor, aslında parlak da olurmuş diye hayıflanılıyor ama yapacak bi sey yok, o kadar kağıt ziyan mı olacak, hayır, onlar da kullanılıyor. yalnız kağıt degil tabi, baskıları şenlendirmek için renk renk simli pullu boyalar, yapıştırıcılar alınıyor. minik parlak harfler, aylar, yıldızlar havalarda uçuşuyor.

chibo'ya uğranıp keçeden yapılmış kırmızı beyaz geyikler, simli parlak toplar çantaya dolduruluyor. ofisteki masaya, evde pencereye, abajura habire süsler asılıyor. aslında bi ağaç mı almalı diye abartacakken yok artık diye vazgeçiliyor! zencefilli kurabiye, balkabaklı pay (gerçi o cadılar bayramıylan alakalı ama olsun :) tarifleri ekleniyor tarifler dosyasına.

bu yılbaşı nolduysa, etrafta olup biten bütün berbat şeylere rağmen acayip bir ruh hali içindeyim. bi faaliyet bi faaliyet! badem'li yılbaşı kartları gönderilecekler listesine yeni isimler ekleniyor, "yaw sırf kartla olmaz içinde bi seyler daha olsun" diye cin fikirler geliştiriliyor. bu sene bloga duygusal bir yılbaşı hikayesi yazsam mı acaba diye düşünülüyor vs.

yazı çizi işi bi tarafa bende fena halde bir domestik taraf var, onu keşfediyorum, yani yeni bir keşif degil tabiy, öteden beri çok seviyorum kişiye özel hediyeler bulayım, güzel kağıtlara sarayım, örgü öreyim, dikiş dikeyim, kurabiye yapayım :) zaten işten güçten sıkıldım, böyle böyle içimdeki potansiyeli polisiye yazarlığından martha steward olmaya kaydırırım belki, ehem ne dersiniz?

*fotograf etsy.com'dan

eskişehir eskişehir*



bir milyonuncu kez eskişehir yazısı yazmak istemiyorum aslında ama bir kac bulıt yazmadan da olmaz şimdi:

- bu sefer bir toplantı için gidildi, ofisten arkadaşlarla trene doluştuk, dört saat restoranda bol dedikodu ve neşeli bir yemek sonrası eskişehir'e vardık. istanbuldan ilk kez eskişehir'e gelenler otele nasıl gidicez diye endişeleniyorlardı, "aa on dakka yürüyüş mesafesinde" deyince pek sevindiler. zaten her şey en fazla on dakka mesafedeydi. istasyon, otel, yeme-içme mekanları.

- cumartesi gecesi eskişehirspor-fenerbahce maçının heyecanı bütün kenti sarmıştı. çay içmek için oturduğumuz varona kafe'de büyük ekran tv tam tepemizdeydi, çok güzel, sıcak bir yerdi, kitaplık vs vardı lakin maç başlayınca baktık herkes bizim tarafa bakıyormuş gibi geliyor, huzursuzlanıp kalktık. es-es de yendi bu arada, pek güzel oldu (beşiktaş da puan kaybetti bu hafta ama olsun)

- pazar gününü bizimkilerle geçirdik, kardeşimle pino+kitapçı alışverişi faslı, annemle saç boyama seansı vs.

- kitaplarını bir türlü okuyamadığım ama merak ettiğim hasan ali toptaş'ı kafelerden birinde çay içerken gördüm. imza günü varmış, sonradan öğrendim. toptaş okuyanlar, önce hangisinden başlamalı?

- dün yine trenle döndüm, yol boyunca post express'in son sayısını ve torunlar kitabını okudum, okudukça dertlendim, ipod'da da ümmü gülsüm'ün ente omri'sini dinleyince, iyice depresif bir ruh haliyle haydarpaşa'ya vardım.

- allahtan bir "eskişehir klasiği" olarak hazırlanan çantada, leziz şeyler vardı: sağolsun babam haşhaşlı cevizli ekmek, tahinli katmer, petiför üçlemesinin yanına bu sefer, süzme yoğurt vs de eklemiş. köyden indim şehire filmlerindeki gibi haydarpaşa merdivenlerinden sırt çantam ve erzak torbamla mutlu mesut vapura doğru yürüdüm :)

*"bornova bornova" hesabı ;)

**fotoğrafı bir demiryolları sitesinde buldum, 50'li yıllardan sanki... şimdi hızlı tren falan geliyor ama istasyon o zamandan bu yana pek de değişmemiş.

"kelle ütülür"* ya da gecikmiş bir bayram yazısı


efenim sonunda payitahtımız, dünya durdukça durası güzide şehrimiz istanbul'a döndüm. döndüm ama nasıl döndüm, memleketin dörtte birini dolaşarak! meğer dönüş biletim denizli-aydın-izmir-balıkesir-bursa-istanbul diye kesilmemiş mi? bilet alırken bana bu küçük(!) ayrıntıdan bahsetmeyi unutmuşlar, bayram telaşesi, olurmuş öyle! ben geldiğim gibi fazla dolaşmadan dönücem sanırken, cennet vatanımızın irili ufaklı bilumum otogarlarını yakından tetkik etme fırsatı buldum. allahtan, ipod olsun, laptop olsun, bilumum kitaplar olsun, bütün aparatlarım yanımdaydı, tedarikli idim. kah uyudum, kah okudum, film izledim de nihayetinde bayram seferinden sağ salim şehre dönebildim. buyrun gecikmiş bayram bulıt'larına:

-ben gitmeden birkaç gün önce 4.5 şiddetinde deprem olmuştu, ordayken de onun artçısı minik bir sarsıntı yaşadık. akşam üstü miskin miskin yatarken, sanki biri "kalk yatıp durma" der gibi sarstı kanapeyi. hemen avizeye baktım, hafif hafif gidip geliyor. nicedir unutmuştum, deprem hatırlattı kendini. oranın ahalisi alışık, sık sık minik-orta şiddette depremler oluyor.

-denizli'de evleri geniiiş balkonlu yapmayan müteahhitleri dövüyorlar. ön ve arka cephelerde evin dörtte biri kadar balkon var. ee iklim müsait tabiy! ha bir de güneş enerjisi panelleri var her çatıda, bütün yıl mis gibi bedava sıcak su.

-ablam nezle-grip arası bi şeye tutulduğundan pek fazla gezemedik ama köye kayınvalidesine bayram ziyaretine gidildi tabiy. bayramın ilk günü öğlene doğru yeğenlerle arabaya doluşup yola çıktık. yollarda pek fazla kan revan yoktu, eve vardık, bir bayram klasiği olarak mutfakta daha yeni kesilen kurbanın ciğeri pişiyor, kavurma da yanında tıngırdıyor. çok geçmeden sofra kuruldu. normalde ofiste o saatlerde (onbir buçuk gibi) ara öğün olarak, kuru kayısı, çiğ badem vs. yiyen ben, sabah sabah tazecik kesilmiş kurbanın cigerini önümde görünce, "eti form kadını" çizgimden fena halde kaydım ve ısrar kıyamet birkaç tane yemek durumunda kaldım. ablam yıllardır yemez kurban eti, ona alışmışlar, ben kırk yılda bir gelen misafir, beklenti yüksek, habire "ye ye" diye bir izzet, bir ikram. geri çevirmek çok zor. yufkanın içine bol domatesle kamufle edip yedim valla.

- hadi dedim, birkaç parça ciğerle yırttım, zaten normalde yemediğim şey değil ama o kadar taze yenmesine alışık değilim hiç. bi ara ellerimi yıkayım diye mutfağa girdim, aha bir baktım az önce ciğerini mideye indirdiğim kuzunun kellesi evyenin üzerinden gözlerini dikmiş bana bakıyor! aman ya dedim, işte bu yüzden gelmiyordum dört yıldır! herhalde bi dört yıl daha uğramam, en azından kurban bayramı'nda!

-hazır yeme içme meselesine girmişken itici olma riskine rağmen bahsetmem lazım, eskişehirdi, denizliydi, bu şirin anadolu şehirlerine gidince yaşadığım bir dilemma var: beyaz ekmek, şekerli içecekler, abur cubur! ayşecik filmlerindeki itici sosyetik insanlar gibi olmak istemem ama sofrada hep beyaz ekmek, fanta, kola felan oluyor yahu! "ehem ben yemiyorum beyaz ekmek, fanta da hiç sevmem diyince de "yi yi, iç iç bi bardaklan şişmanlamazsın ehehe" şeklinde baskılara maruz kalıyorum. bi dahakine kendime kepek ekmeği alsam mı diyorum ama ayıp yahu o da! bi de çocuklar sürekli goflet, çips, hazır kek falan yiyip duruyor, o da beni dehşete düşürüyor. ben biraz fazla doğal yemek insanı oldum sanırım. yapacak bi şey yok, ekmeği az yiyorum, fanta yerine oranın mis gibi yoğurtlarını çıkarıyorum sofraya, bi nebze çözülüyor mesele.

- denizli sokaklarında gezerken:

- tişört giydirilip dolaştırılan bir köpek,
- "arşimet dersaneleri, sınav yükünü kaldırır" yazan bir afiş, :)
- "asker pazarı, 1960'tan beri" tabelalı, mavi donların felan satıldığı enteresan bir dükkan gördüm.

- çok fazla dışarı cıkamadık ama bayramın son günü "neşeli hayat" filmine gittik büyük yeğenimle. güzel filmdi, filmin anlattığı başka bi şey aslında ama beni yılbaşıyla ilgili gaza getirdi. herkese hediye almak, ağaç süslemek falan istiyorum :)

-vee son bulıt: giderken 1000 parçalık bir puzzle götürmüştüm, epey zordu ama ekip çalışmasıyla dört günde bitirdik. bkz yukardaki resim.

*bu "kelle ütülür" lafını, şehrin bilumum yerlerine asılmış ilanlarda gördüm. "kelle ütülür, et kıyılır tel.0 532..." aklınızda olsun, ütülecek kelle felan olursa etrafta :)