"(Yazdıklarımı) yayınlamamanın müthiş bir huzuru var."


"(Yazdıklarımı) yayınlamamanın müthiş bir huzuru var. (...) Yayınlamak mahremiyetimin korkunç bir şekilde işgali demek. Yazmaktan hoşlanıyorum. Yazmayı seviyorum. Fakat sadece kendim için ve kendi keyfim için yazıyorum."

New York Times'a 1974'te verdiği nadir röportajlarından birinde böyle demiş Salinger. 91 yaşında hayata veda eden yazar her zaman gizemini korumuş. Dün yabancı gastelerdeki şu ölenin arkasından yazılan (obituary) yazılara baktım da hayli enteresan bir hayatı olmuş salinger'in. önce yayınladıkları heyecan yaratmış, sonra edebiyat dünyasındaki şöhrete sırtını dönmüş, hiçbir şey yayınlatmamış, üç kez evlenmiş, çocuklarından biri hayatını anlatan bir kitap yazıp eve hiç kimsenin gelmediğinden, ne kadar yalnız bir çocukluk yaşadığından bahsetmiş, bir ara maynard adlı çok genç bir kadınla ilişkisi olmuş, sonunda bir gazeteci telefon numarasını ele geçirip salinger'a maynard'ın kendisi hakkında yakında çıkaracağı kitapla ilgili sorular sorunca kadını evden kovmuş. 80'lerin sonunda hakkında hazırlanan bir biyografide özel mektupları kullanılmasın diye dava açmış, ancak "kimse görmesin" dediği mektupları, bir telif ajansına kaydettirdiği için -cüzi bir ücret karşılığında- daha fazla kişinin kullanımına açık hale gelmiş! mahkemenin gizli oturumunda salinger hala roman yazmaya devam ettiğini söylemiş. maynard'ın iddiasına göre 70'lerin başında iki roman yazmış, el yazmalarını kasaya saklamış ve orada kalmasını da istiyormuş. 2000'li yılların başında bir yazar salinger'a mektuplar diye hazırladığı bir kitaba öykülerinden birini almak için izin istemiş ama salinger'ın cevabı "hayır" olmuş. "kendine göre sebepleri varmış."


neyse, dün öldüğünü görünce salinger'ın hem üzüldüm hem de bir acaba sorusu uyandı kafamda, belki artık yayınlanır yazdıkları diye. "gönülçelen (çavdar tarlasında çocuklar) franny ve zoey, en sevdiğim kitaplar arasında oldu her zaman. gerçi kitapları iyi de kendisini gerçek hayatta tanımak ister miyim emin değilim okuduklarımdan sonra.

tuhaf diy mi yıllar boyunca yazmak ama yayınlatmamak, nasıl bir ruh hali insan merak ediyor. ben ki "yazmadan yayınlıyor" addediyorum kendimi, şu blog zırvalamalarımla ehehe :)

aşağıda daha önce blogda yayınladığım salinger alıntıları var tadımlık...

http://neolitikhanim.blogspot.com/2008/01/franny-ve-zooey-j-d-salinger.html

keşfedildim a dostlar!



geçtiğimiz haftalarda yine konuya sıkışmışım, "yahu ne yazsam, yine güncelleyemedik blogu, kimse uğramaz olucak sonunda, in cin top oynar bi yer haline gelecek, korkuyorum" minvalli düşüncelere gark olmuşum. badem'mi yazsam, yoksa siyami'nin capkınlık hikayelerini mi diye ikirciklenirken (o zaman sör mürsel yoktu ortada) masanın üzerindeki telefon acı acı çaldı. aa bir baktım bir ankara numarası, "hayırdır" dedim, ankara'daki arkadasların numarası değil ekrandaki, bilmediğim biri. işkilli bir şekilde açtım, "alo buyrun" diye, "neolitik hanım sen misin? bu sitedeki fotograf siyami değil mi?" diye sormasın mı telefondaki ses? "aha" dedim, "sonunda korktugun başına geldi! keşfedildin!" etrafımdaki hiçkimse bilmiyor blog yazdığımı, aslında zaman zaman söylesem ya, zaten kötü şeyler yazmıyom, dedikodu felan yaptıgım yok, diyorum ama vazgeçiyorum sonra. siyami fotografı koyarak bu meseleye kendi elimle bi son vermiş oldum. arayan ankara'da yasayan ve zaman zaman ziyaretlerine gittiğim arkadaşım idi. internette dolanırken, siyami'nin mutfak rafında, arkasında mavi çaydanlıkla verdiği pozu görünce, "aa bu bizim siyami diy mi ve bizim mutfak?" diye şıppadanak tanımış, yazıları okuyunca da olağan şüpheli olarak beni tespit edivermiş tabiy :) ay fena yakalandım diy mi, diye telefonda geveledim bi şeyler. kapattıktan sonra da suçüstü yakalanmış gibi hissedip huzursuzlandım, mesaj attım hemen, aman aramızda kalsın blog hikayesi diye. o da saolsun kırmadı ricamı. arada bakıyor mu bilmem ama görecek simdi kendisinin ve kedisinin de icinde oldugu yazıyı, selamlar ediyorum efenim burdan, siyami'ye ve ev ahalisine :)

beni kediler yaktı!

bu kedi yüzünden yakalandım ya ben, dedim yazıp durmayayım kedi, medi, fotoğraf da koymayayım, o badem fotografları falan durdukça ofistekilerin de yakalaması an meselesi deyip fotografları cıkardım (linkleri duruyor gerçi), hiç olmazsa sayfayı açar açmaz tanımazlar böylelikle diyerek. neyse efenim aradan bir vakit geçti, kont mürsel hazretleri geldi ve bir kedi yazısı şart oldu. yazdım tabiy ama fotoğrafı daha alta koydum, şöyle bi bakıp gecerler, zaten daha mürsel'i birkaç yakın arkadaş biliyor diye de içimi rahatlattım. akşam evde oturuyorum, "tırt" telefona bir mesaj: "mürsel karabıyık :))" diye. kedileri çok sevdigini bildigim bir arkadaşımdan geliyor. off ya, yine yakalandım işte, yine! dedim, sonra da teslim olmuş bi vaziyette "demek sen de keşfettin" diye cevap verdim. kedileri seven bir arkadaşı göndermiş yazıyı, mörsıl'dan haberi de olunca yine şıp diye yakalandım. ona da aman dedim diger arkadaslara söyleme olur mu? tamam dedi gülerek... simdilik neolitik hanım'ın kim oldugunu bilen iki arkadasım var, internet küçük, daha kimlere nasıl yakalanıcam aceba? hayır mürsel'den izimi bulan arkadaşımın da uyardığı üzere "vay blogundan benim haberim niye yok" diye fena halde fırca yiyeceğim arkadaşlar da var, onlara yakalanırsam halim nice olur hiç bilmiyorum! oy oyy!

20 gündür aynı kitap, yuh!



kitap okuma performansı açısından berbat günler geçiriyorum. diziler mahfetti beni, flashforward, dexter derken aynı kitap çantamın içinde 20 gündür geziyor. tamam, "üç günde bir kitap bitiren kitap kurduydum, vah bana" demiyorum ama bu kadar sürünmüyordu yahu! gerçi kitap da ilerlemiyor kardeşim. "varoluş sancıları içinde new yorklu bir yahudi entellektüelin dramı" şeklinde özetleyebileceğim (yok woody allen diyil ama bence allen kesin esinlenmiş, bir sürü eski karısı da var kahramanımızın) romanın adı "herzog", saul bellow yazmış.


arka kapaktaki "Madame Bovary'i Charles'ın ya da Anna Karenina'yı Karenin'in bakış açısından anlatma hevesine kapılan biri, Herzog'da bunun kusursuz bir sekilde gerceklestiğini görecektir" cümlesinden etkilenerek almıştım. güzel bölümler var ama çok da beklediğim gibi cıkmadı, bi de yer yer tuhaf çevrilmiş cümleler var, "kırmızı çiçek açmış kavaklar" diyo mesela, ya da bornoz yerine yağmurluk vs. onlara da takılıyorum.

neyse kitap bitsin de öyle yazayım.

iyi hafta sonları...

ha bi de kapağında, edward hopper'ın yukarıdaki resmi var, ona da tav olmuş olabilirim :)

İngiliz kısa tüy mü, tekir mi?

İngiliz kısa tüy evin içinde sizinle pek muhatap olmaz.
Tekir her an kıçınızın dibinde yatmak ister.
...

İngiliz kısa tüy, mutfakta pişen şeylere nadiren ilgi gösterir, diğer kedigillerin delirdiği tavuk, balık gibi şeylere şöyle bir bakıp yine kendi mamasını yer.

Tekir eve tavuk girdiğini daha market torbaları açılmadan anlar, kokusuyla delirdiğinden bir an önce tavuktan hakkını almadan mutfakta size bi rahat huzur vermez.
...
İngiliz kısa tüy, illa ki sizin içtiğiniz sudan ister, dalgınlıkla çeşmeden koyduğunuz suyu şöyle bi koklayıp, o ciddi suratıyla dönüp “bu ne be?” der gibi bakar.
Tekir, çeşme suyu felan ayırmaz, taze olsun yeter. bazen saksı diplerindeki suları içtiği de olur.
...
İngiliz kısa tüy sevilmek istediğinde ayağınızın dibine yatıp karnını açar, sevdirir sevdirir. Hiç tırmalamaz.
Tekir ancak kafasını, boynunun altını falan sevdirir, öyle sırtını hele ki karnını falan sevmek kamikaze bi davranış olur, elinizde boylu boyunca tırmıklarla kalakalırsınız.

* * * *
Nerden çıktı bu kedi mukayesesi diyeceksiniz, anlatayım: hani birkaç yazı önce bahsetmiştim, “evdeki İngiliz” diyerekten, sizi Mercill (Mörsıl diye okuyunuz lütfen) ile tanıştırmak isterim. Kendisi 2.5 yaşında bir british shorthair, yersiz yurtsuz kalmış bir arkadaş, ilk sahibi almış, sonradan evde istenmemiş, tüy vs. ikinci sahibine “sen buna bi yer bul” diye verilmiş, o da internete ilan vermiş, biz de o vesileyle bulduk. Gümüşsuyu’nun prensesi badem, karşının kedisi de mercill oldu :) ben yıllardır bir kedim olsun adını şu koyucam bu koyucam diye bi sürü isim sayıklardım: fernando (siyah-beyaz olursa), simka, son dönemde sarı olursa behlül olur diye düşünüyordum lakin kısmetimize yavru bir kedi düşmedi. İlk sahipleri zaten bir isim vermişler değiştirmeyelim dedik, bi de komik geliyor evde “möörsııl” diye çığırmak :) sanki malikanede yaşıyoruz anasını satayım, anthony hopkins’e benzeyen bir uşağımız, akşam beşte sütlü çay içmek gibi adetlerimiz var : p



İlk geldiğinde çok çekingen davranıyordu, gitti evin en kuytu köşesine saklandı, sonra sonra evin her yerini kokladı ve giderek alıştı, en son sabahları koridorda depar atmaya bile başladı. Birkac gun mama ve su kabının başında uyudu hep, geldiği yerde az mı besliyorlardı diye şüphelendim, mama kabının elinden alıcaklar sanki, patisini etrafına dolayıp yatıyordu canım yaa. Bıyıkları siyah, patilerinin altı gri, yanakları tombul, pek tatlı bi şey (badem bunları yazdığımı duysa paralar beni, o ayrı.) bir arkadaşımızın yorumuyla arada “mürsel” de diyoruz kendisine, bıyıklarından ilhamla soyadı da karabıyık olsun dedik. Mürsel karabıyık diye yeni kimlik alıcaz :)


badem’in henüz mürsel’den haberi yok, karşılaştıklarında ne olucak bilmiyorum, kesin önce bi temiz döver bence, öyle bi kedi kendisi. Ama sonra bağrına basar diyorum. Bakalım.

not: mukayese yazısına şöyle bir baktım da tekirlerin aleyhine şeyler yazmışım sanki ama yok öyle değil, bu yeni cinsle karşılaşınca şaşırdım biraz. Bütün kedileri bizim badem gibi sanıyordum, ondan öyle şeyettim. Badem de candır, ilk göz ağrısıdır, yeri ayrıdır. Ona yanlış olmaz, endişe buyurmayınız.

takımdan ayrı düz koşu



efenim, yine dolu dolu bir hafta sonunun ardından birlikteyiz. neler neler yapılmadı, o buzz gibi cumartesi günü soğuk moğuk demeden kadıköy'lerde dolaşarak başlayan gün, gecenin bir yarısı "wii" denilen süper sonik bilgisayar oyunu platformu üzerinde, kayakla atlayış deneyişim, tabii ki beceremeyişim ve de ekranda koca bir kartopu içinde kendimi pistin sonunda buluşumla sona erdi. ama durun herşeyi baştan anlatayım. cumartesi öğlene doğru burnum, artık açık kalmış musluk misali akmaya, burun kenarlarım silinmekten tırtık tırtık olmaya yüz tutmuştu ama olsun, kadıköy'de, chibo, çiya, nezih kırtasiye, ada kitabevi, alkım kitapçısı turunu kaç haftadır atamadık diye yerimde duramaz olduğumdan yollara düştük. kahvaltı erkenden edildiğinden hafiften acıkılmıştı kadıköy'e vardığımızda. "bambi candır" deyip kendimizi bambi'ye attık, hem biraz ısındık, hem dilli kaşarlı tostla kadıköy turumuza leziz bir başlangıç yaptık.

sonrasında chibo'ya ugrandı, pek güzel bir battaniye vardı ama "daha karşıya geçip capon kültürüyle haşır neşir olacağız, taşıyamayız" deyip almadık. su geçirmez duş radyosu -mutfakta kullanıcam ama olsun- biraz kahve alıp çıktık. sonra ver elini nezih kırtasiye, bu ara ecnebilerin "crafting" bizim "el işi" dedigimiz seye sardırdığımdan evde yapıştırıcı vs bitmisti, onları aldık. birkac sahaf dolaştık ki zaten birkaç tane kalmış, güzel simenon'lar vardı fekat kitap almaya bir süre ara verdiğimden kendimi tuttum. önce evdeki yığınları bitirmem -hadi o kadar iddialı bir hedef olmasın- birazcık azaltmam lazım. akmar pasajında plak, 45'lik vs. satan bir yerde epey vakit geçirdik, bir süredir pikap almaya niyetleniyoruz, bizi gaza getirsin diye bir petuna clark 45'liği aldım. kasetler vardı, tanesi 50 kuruş muydu neydi, hey gidi!


plakçıdan dönerken sahaflardan birinde "irmik oğlan" diye yunanlı bir yazarın oyununu buldum, adı hoşuma gitti aldım. öyle bi kenara atılmış duruyordu, almasam yıllarca duracakmış gibi bir hali vardı... sonra yine bir kadıköy klasiği olarak çiya'ya gittik, adını sonradan asla hatırlayamacağımz nefis yemekler yedik. yan masada epey yaşlı iki kadın oturuyordu, biri garsona "evladım bu güzel yemeklerin tariflerini yazan bir kitap var mı?" diye sordu, garson da gülerek, "teyze tarif kitabı yok ama tarihlerini anlatan dergimiz var" diyerek "yemek ve kültür" dergilerinin durduğu rafı gösterdi. şahane dergiler bunlar, aslında her sayıda birkaç tarif de oluyor ama yapılası değiller pek, yöresel bir yemek tarifi veriyor mesela, malzemelerin içinde şöyle şeyler oluyor: kendi sağdığınız ineğin sütü, yeni yumurtlamaya başlamış tavuğun 7 yumurtası, inek memesi, ejderha kuyruğu (abarttım tamam) vs. tam biz şehir insanları için :)

çiya'dan sonra hem kitaplara bakalım hem kahve içelim diye alkım'a gittik, acayip kalabalıktı, kahve dünyasında güç bela yer bulduk ve de nicedir denemek istediğim çikolata-çilek fondüyü nihayet yedim. pek leziz, pek güzeldi. haydi ordan kalktık vapurla beşiktaş'a geçtik, 2010 türkiye'de japon yılıymış, o yüzden yıl boyunca bir sürü etkinlik düzenleniyor, cumartesi-pazar da g-mall'da japon filmleri vardı. biz kimse yoktur bu soğukta rahatlığıyla gittik aa ortalık bizim gibi japon kültürü hastası insanlarla dolu ve tabii japonlarla... "yarının hatıraları" diye çok güzel, hüzünlü bir film izledik, 40'lı yaşlarının sonunda alzheimar'a yakalanan, erkenden emekli olmak ve evde vakit geçirmek zorunda kalan, giderek etrafındakileri tanımaz hale gelen bir iş adamını anlatıyordu.. adamın karısı işteyken evde tek başına, pencereden bakarken kar yağdığını fark ederek sevindiği sahne kaldı aklımda en çok. bir de karısını tanımamaya başladığında adını sorduğu, kadının da gözyaşları içinde tıpkı yıllar önce yaptığı gibi adını söyleyip, anlamını açıkladığı sahne.. filmden sonra ya bu japonlar niye hep hüzünlü filmler yapıyor diye kafa yorduk biraz, komik japon filmi izledik mi hiç dedik mesela ama birlikte gittiğimiz arkadaslar da bulamadı. ya korku ya hüzün, capon arkadaslar öyle işte.



çıktığımızda bir baktık kar atıştırıyor hafiften, hava soğuk, karnımız aç, arkadaşlardan biri hadi bu filmin üzerine bir japon yemeği yiyelim dedi, baktık herkes hevesli, japon-çin yemekleri yapan bi yere gittik, gelsin acılı-ekşili çorbalar, gitsin sushi'ler. öyle her zaman gidilecek ucuz bir yer sayılmaz, kırk yılda bir japon filmi çıkışları için ideal :) ordan da hadi bize gidelim deyince, arkadaşlara takıldık. orda da çay meraklısı ev sahibimiz japonya'dan aldığı eskitilmiş çaydan yaptı bize, 25 yıllıkmış, aldığı dükkanda 100 yıllık olanları bile varmış. tadı yeşil çay gibi ama görüntü itibariyle bildiğin rize çayı. güzeldi. sohbet, çay derken bi noktada eve aldıkları wii denilen bilgisayar oyununu açtılar, görmüssünüzdür belki hani tv'nin karşısında vücut hareketlerinizle oyunu yönlendirdiğiniz alet. bir sürü şey var, yoga, egzersiz, boks, kayak vs. ben önce kayağı denedim, dizlerinizi hafif kırıp hafif öne eğilerek pistteki bayrakların arasından geçmeye çalışıyorsunuz ama ben bir acemi olarak direkt bayraklara bayraklara tosladım. bi yandan arkadaslar "sağa git sola git" diye direktif veriyor, bi yandan ekrana bakıp dengenizi sağlamaya çalışıyorsunuz, zor yani. bir ara şu yazının başında bahsettiğim kayakla atlayısı yaptım ama olmadı. sonradan bir başka oyun daha denememi isteyince, "yok" dedim "siz bağırıp çağırıp kafamı karıştırıyosunuz, ben takımdan ayrı düz koşu yapıcam!" sonradan öğrendim, meğer tanıl bora'nın futbol yazılarını derlediği öyle bir kitap da varmış. futbol klişelerini gündelik hayatta kullanmayı seviyoruz.

evet, bu cumartesi böyle geçti, artık önümüzdeki maçlara bakıcaz :)

Mutfağım, krallığım...


Keke koymak üzere rendelediğiniz limon kabuğunu biraz toz şekerle ezerseniz acılığı geçer, unu eleyerek koyarsanız kekiniz daha çok kabarır, bol karabiber ve muskat bal kabağı çorbasının kendine özgü tatlılığını bastırarak lezzetini arttırır, eti kızgın tavada arkalı önlü üç dakika pişirirseniz suyunu ve de lezzetini içine hapsederek “mühürlemiş” olursunuz, nohut-fasulye ıslatırken bir kaşık karbonat koyarsanız suyuna yumuşak pişer, fırında et pişirirken minik bir kaba su koyarak fırına yerleştirirseniz et sertleşmez...

dün gece kurabiye için fındıkları havanda iri kıyım döverken- hafiften de çakır keyiftim- insanların son zamanlarda neden yemek pişirmeye bu kadar ilgi gösterdiğini keşfettim. Mutfağa daha sık giriyoruz, hoşumuza da gidiyor çünkü ona hükmedebiliyoruz. Kuralları belli, sonuçları kesin, nadiren hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bir tepsi kurabiye pişirimi süresince mutfağın tek hâkimiyiz. Hayatımızın başka alanlarında olmadığı kadar güçlüyüz mutfakta. Olumlu sonuçlanacağını umarak yaptığımız bir sürü şeyde çuvallamak mümkün: çocuklar, ilişkiler, kariyer, dostluklar... bütün koşulları yerine getirdiğinizi düşünerek beklediğiniz şeyler olmayıveriyor ya da her şey beklediğinizden farklı gelişiyor. Ama mutfak öyle mi? hele giderek ustalaştığınızda, tariflere bakmadan, ahenkli bir biçimde malzemeleri karıştırıp fırına veriveriyorsunuz. Yarım saat sonra mis gibi kurabiyelerinizi fırından çıkaracaksınız. Oyunu kuralına göre oynadınız, sonucu da her zamanki gibi olacak, bu güven, bu rahatlık başka nerde var?

Son zamanlarda kendimi daha çok “dur ben bi kek yapayım, hadi kahvaltıya bi mısır ekmeği pişireyim” derken buluyor, soluğu mutfakta alıyorum (bu “soluğu ..’da almak” da ne gıcık bir kalıptır, magazin programlarında bağırıp çağıran dış ses gibi: kafası ofistekilere bozulunca soluğu mutfakta almış!” :) velhasıl, diyeceğim odur ki mutfak candır, krallığımdır :)

bu ara...




- elif şafak'ın "okumayanı dövüyorlar kitabı" aşk'ın, pembe kapaklı olanını okuyan yaşlıca bir beye (beyler için gri kapaklısını basmışlar idi hatırlarsanız)

- adı "behlül" olan sarı bol tüylü bir kediye :)

- tophane'de kahvenin önünde oturan ve yanındaki adama "sen anlarsın, çok güzel ustasın" diyen bir başka adama

- spor salonundaki müziklerden bıkınca (macarena felan çalıyorlar, delirmek işten diyil) kaydedip götürdüğüm CD'den çalan kings of leon'un "s,e,x on fire" şarkısına, "evladım ne güzel müzikler kaydetmişsin, yumuşak yumuşak çalıyor diyen 60'larında bir teyzeye :) rastladım. iyi mi?

not: aslında yazılacak yeni bir hikaye var ama vakit yok, şu gıcık oldugum durumla ilgili yazı da durmasın istiyorum artık, bu çerezimsi yazı ondan... ilk fırsatta "evdeki ingiliz"i yazıcam, söz.

merkür müsün nesin, git başımızdan!

çok öfkeliyim, sabah sabah sinirden oturdum ağladım, ofiste o kadar yanlış kararlar alınıyor ki! bir an önce yapılması gereken işler erteleniyor erteleniyor, "daha iyisini buluruz belki" diye ama vasatı bile yapılamıyor bu arada! mükemmeli bulma hastalığından muzdaribiz ve kesinlikle birinin gelip bizi kurtarması gerekiyor! ha bi de en gereksiz, lüks şeyler de hemencecik hallediliyor, ayrıntı yazamıyorum şimdi ama gercekten şaka gibi!

bi de merkür geri gidiyormuş, oh, şahtık şahbaz olduk!

limonlu makaron, kar ve çay



bir önceki yazıda söz verdim "bitti artık yeni yıl, ıvır zıvır muhabbeti" ama tutamıycam gibi görünüyor, çünkü birazdan okuyacağınız üzere bir "yeni yıl kararı" aldım. bu yıl yapabilirsem her güne bir cümle kurmayı düşünüyorum. yani günün sonunda o güne ait bi şey karalayayım istiyorum, ne hissettim, ne okudum, ne izledim, ne yedim, neye güldüm/ağladım vs. bir tür "neolitik kaptanın seyir defteri" gibi. insanın kendi yazdıklarını üzerinden zaman geçtikten sonra okuması çok ilginç oluyor, yani bana öyle geliyor. bazen blogun ilk yılında yazdıklarımı okuyorum, bir sürü şeyi unutmuşum ya da yabancılaşmışım onları yazarkenki ruh halime.. yalnız her yeni yıl kararında olduğu gibi bunda da hafiften çuvalladım biraz, nasıl bir deftere yazacağıma karar veremediğimden henüz başlayamadım! rezalet, üç gün oldu, ortada cümle yok! gerçi ne yazıcağım da belli:
31 aralık - klasik, hindi yedim.
1 ocak - hindinin kalanı bitsin diye davet ettiğimiz arkadaşlarla hindi yedik.
2 ocak - yine hindi
3 ocak - hindi :)

şaka bi yana, yarın başlarım diyordum ama demin çay koymak üzere mutfağa gittim, kalan son makaronları da çayla yeriz, oh pek ala diye seviniyordum ki aa baktım kar başlamış, dedim tamam işte 3 ocak'ın cümlesi budur:
"kalan son makaronları koyarken mutfak penceresinden karın yağışını fark edip bir koşu sevgiliye haber vermek... kar yağdığını haber verecek birinin olması ne güzel."

not: "doğanın mücevherleri" kar tanesi fotoğrafı şu adresten: http://www.flickr.com/photos/---elisa---/3100635146/