"hotel room"
bir miro olsun, bir picasso, goya (dali'yi saymıyorum, nedense öteden beri pek sevmem resimlerini), bütün bu ispanyol ressam abileri seviyoruz, beğeniyoruz lakin galiba en çok edward hopper resimlerini yakından görücem diye seviniyorum. Madrid'deki Thyssen-Bornemisza Müzesi'nde dört tane eseri varmış. bir tanesi de sayfada gördüğünüz Hotel Room.
resimdeki kadın yalnız görünüyor, pek çok hopper resmi gibi melankolik bir havası var ama bence kadın yalnız değil, sevgilisiyle seyahat ediyorlar, adamın işi varmış erken çıkmış odadan, odanın bizim görmediğimiz köşesinde onun da eşyaları var, akşam kadını yemeğe çıkaracak, kadın o saate kadar odada aylaklık ediyor, tam giyinmeye hazırlanırken yanında getirdiği sürükleyici polisiyeye gözü takılmış, dur birkaç sayfa okuyayım demiş ama bir türlü elinden bırakamamış. gerçi kitap sürükleyiciymiş ama kadının gözleri bazen okuduğu kitaptan, yerde duran dans ayakkabılarına takılıyormuş. kimbiler belki ilk kez geldikleri bu şehirde geçirecekleri ilk gecede dansa da giderlermiş...
“bi sıkıntı olmasın?”
konya melike hatun çarşısındayız (kadınlar pazarı diye de biliniyor), yüksek tavanlı bir mekan, ortada sebze-meyveciler, kenarlarda da sakatat, peynir, zeytin satan dükkanlar. konya'nın meşhur küflü peynirinin peşindeyiz, girer girmez ilk dükkanda rastlıyoruz, kocaman, yeşil bir kütle, “ha bu muymuş” diyoruz, biraz şüpheli tonda. rokfor'a benziyor ama bu biraz fazla küflü diyil mi diye kıllanıyoruz hafiften. çarşıyı gezmeye devam ediyoruz, vitrinlerde envai çeşit sakatat var, kuyruk yağları, işkembeler, kuzu böbrek vs. "dana zıpkın" yazan şeylere takılıyor gözüm, hafif yağlı yuvarlacık parçalar, “allah allah, hayvanın neresi ola bu” diye merak ediyoruz ama sormak aklıma gelmiyor. bi cesaret, küflü peynirin tadına bakıyorum, “aa gayet güzel”, rokforu andırıyor ama yağsız ve daha hafif bir aroması var. "bir parça alayım" diyorum ama bi yandan da satıcıya sormadan edemiyorum: “küflü ya bu şimdi, bi sıkıntı olmaz diy mi? "amma yaptın abla, öyle olsa konya'da adam kalmaz" diyor işbilir esnaf :) "tamam" diyorum, "biraz küflüden, biraz da şu çörek otlu yerli tulumdan alayım." bi yandan küflü peynirleri uçakta bagaja vermek gerek diye düşünüyorum, yoksa "neo, kokuşuk peynirler ve uçak maceralarına" üçüncüsü eklenebilir. bi yandan da dr house dizisinde küf yüzünden yaşanan tuhaf hasta vakaları aklıma geliyor. neyse takılmayalım, bütün konya yiyormuş işte! peynirleri, meşhur bamya çorbasından eve dönünce de yapmak üzere aldığımız dünyanın en küçük kuru bamyalarını ve meşhur konya şekerlerimizi otele bırakmak üzere ordan ayrılıyoruz. (sonra google'dan baktım, "dana zıpkın" dana kuyruğu imiş, ehem..)
çarşı pazar işinden önce mevlana türbesini ziyaret ediyoruz, klasik bir sürü japon turist var etrafta, hava çok soğuk, türbenin taş duvarları havayı daha da mı soğutuyor ne, türbenin bir kısmında restorasyon var, ziyarete açık alanları geziyoruz, ofisten bir arkadaşa konya'dan ne istersin diye sormuştum, düşünüp bir şey bulamayınca, mevlana'ya selam söyle bizden yeter diye cevap vermiş, ben de eyvallah demiştim, okuduğum fatiha'nın ardından onun selamını iletiyorum. mevlanın hayatına, o dönemdeki konya'ya ait bilgilendirici bir levha, bir broşür falan arıyor gözlerim ama yok, allahtan yanımızda tanpınar'ın beş şehir'ini almışız, akşam oradan epey bir şey öğreniyorum. daha önce de bursa seyahatine götürmüştük kitabı, cumalıkızık'ta kaldığımız konağın balkonundan gün batımlarında okuyorduk, pek güzel oluyordu. konya için de şöyle diyor tanpınar:
“Konya insanı ya sıtma gibi yakalar kendi âlemine taşır, yahut ona sonuna kadar yabancı kalırsınız. Meram bağlarının tadını alabilmek için ona yerli hayatın içinden gitmek lâzımdır. Konya tıpkı Mevlevîlik gibi bir nevi initiation ister. Bu alışma bittikten sonra şehir yavaş yavaş size, tıpkı bugün için verebileceği her şeyi verdikten sonra, sizden uzakta geçmiş çocukluğunu ve gençliğini de hediye etmek isteyen, kesik, başı boş hatırlamalarla onları anlatan, güzel ve sevmesini bilen bir kadın gibi mazisini açar. Ve siz dinlediğiniz bu hikayelerin arasından sevdiğiniz, güzelliğine ve olgunluğuna hayran olduğunuz kadını nasıl şimdi küçük ve nazlı bir çocuk, biraz sonra ürkek bir genç kız veya ilk aşkların, heyecanların içinde henüz çok tecrübesiz bir kadın olarak görür ve hiç tanımadığınız o günlere ait bin türlü sevimliliğin, cazibenin, tuhaflığın, korku ve telaşın, azabın arasından onu başka bir mahlûk gibi sevmeye başlarsanız, Konya’yı da bu yeni tanıdığınız hüviyetiyle öyle yeni baştan, onunla beraber bu geçmiş zamanına eğilerek ve adeta ona hasret çekerek ve artık bu maziyi ve onun kudretini iyice tanıdığınız için onun arasından bütün bütün sizin olacağına inanmayarak sever ve tanırsınız."
Bu şahane Tanpınar alıntısından sonra yazmaya devam etmek de riskli iş, “bana bu kadarı yeter, yazmış işte üstad, neolitik hanım’ın yeme-içme ayrıntılarıyla dolu zırvalarını nabayım” diyebilirsiniz ki hakkınız var. Ama olsun belki devam edersiniz okumaya :) Mevlana türbesi’nde derviş duruşlu pek sevimli kedinin fotoğrafını çektikten sonra aladdin cami ve civarını, Karatay medresesindeki çini müzesini (çinilerdeki insanların yüz ifadelerine bayıldım, neşe mi desem muziplik mi, pek hoştu) gezdik. Bu arada hava bir açtı, bir kapadı, bir yağmur yağdı, bir güneş parladı. Şemsiye, güneş gözlüğü ve numaralı gözlük (müzelerdeki yazıları okumak için elzem) arasında geçiş yapıcam diye epey bi yıprandım. Yemek molası verdik ama grup halinde dolaşmanın cilveleri yüzünden gözümüze kestirdiğimiz yerde degil de başka yerde yedik, esnaf lokantasından hallice idi, fırın kebabını denedim, lezzetliydi, ha bir gün önce de metrelerce etli ekmek yedik, onu söylemeyi unuttum, meram tarafında havzan diye bir yere gittik, şahaneydi, incecik hamur, üstünde nefis malzemeler. Konyaya yolunuz düşerse mutlaka gidin.
Çini müzesinden sonra şems’in türbesine gittik, e gitmişken bütün hikayeyi başlatan zatı ziyaret etmeden dönmek olmazdı. Şakır şakır yağmur yağarken girdiğimiz türbeden çıkarken, güneş gözümüzü kamaştıracak kadar parlaktı. Ordan da son durak olarak yine Selçuklu dönemi eserlerinin sergilendiği sahip ata vakfı müzesine gittik, yenilerde restore edilmiş ve de çok incelikli detaylarla süsleyerek yapılmış yeniden düzenleme işi. Tanpınar’dan alıntılarla süslenen (“...İnce Minareli’nin cephesi tiftikten dokunmuş büyük bir sultan çadırına benzer”) müzenin restorasyon öncesi hali içler acısıymış, 2005’te ihaleyi alan inşaat şirketinin ustaları “yeniliycez bunları” diye 700 yıllık çinileri balyozlarla yere indirmiş! Vakıflar müdürlüğü yapılanları görünce işe el koymuş, dava açılmış vs. sanki evin banyosuna fayans döşeniyor ya, bu nasıl bir şey, insanın aklı almıyor! Zamanın etkilerinden ve ustaların balyozlarının gazabından kurtulanlar eski yerlerine konmuş, eksikler de yenileriyle tamamlanmış, ortaya etkileyici bir müze çıkmış. Giderseniz orayı da mutlaka görün.
Vaktimiz az, gidecek yer çoktu ama artık uçak saati yaklaştığından otele döndük, ben seyahat öncesi klasik pimpirikliliğimle milleti erkenden alana getirdim, uçak da bir güzel rötar yaptı mı sana? Konya havaalanını ezberlemiş olduk, yeni çıkan abur cuburları denedik (domatesli fesle ğenli çizi güzel, minik halleyleri begenmedim, üstündeki kakaolu pıtırıklar sinir bozucu). dönüşte pilot her zaman yaptığı “şu yükseklikteyiz, ineceğimiz alanda hava sıcaklığı şu” anonsunda “istanbul’a yaklaşırken orta şiddette türbülans bekliyoruz” dedi mi, sana! Zaten birkaç yıldır hasıl olan uçak korkumu yeni yeni yeniyorum aldı mı beni endişe, belli etmiyorum ama acayip gerginim, arkadaşla kedi muhabbeti yapıyoruz, önümdeki salataya saldırıyorum, zaman geçmiyor bi türlü. Bu türbülansın (word “türbülans” yerine “hava burgacı” kelimesini önerdi şu noktada :) önceden bilindiğini de duymamıştım, aniden girilip çıkılıyor sanıyordum, meğer pilot raporlarına dayalı olarak tahmin edilebiliyormuş. İnmemiz gereken saati geçiyoruz, hava acayip bulutlu, aşağıda ışık mışık yok, bir onbeş yirmi dakka dolanıyoruz havada, sonunda tekerlekler açılıyor vee sağ salim pistteyiz. Havada yaşadığım korkuyu hemen unutuyorum, kulaklarım hafif tıkanmış, sakız çiğnemek iyi geliyordu ama unuttum, hemen konya’dan bulduğum yeşil kutulu, misvak aromalı sakızdan atıyorum ağzıma, oh be! Artık yerdeyiz ya, “ya ne güzel geçti şu Konya seyahati diy mi” diye şakımaya başlıyorum :)
not: çini fotoğrafları şurdan:
http://www.flickr.com/photos/efendi/9221449/in/set-72157600004993701/
gezgin gurmenin pembe not defteri
seyahatten dönen birine, "yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat" denir ya, ben direkt "ne yedin ne içtin?" diye soran bi insanım. bugünlerde konya öncesi öyle bir sürü not aldım mesela, tirit yenecek, etli ekmek 90 santim olacak (mehmet yaşin öyle diyor), sac arası şölen pastanesinden alınacak, kadınlar pazarından yöresel peynirler devşirilecek vs.
bir de haftaya madrid var (vizeyi bi aylık vermişler bu arada, hörmetler sayın konsolosum, ellerinizden öperim, üç gün vize veren almanlar örnek alsın sizden, viva espanya!). onun notlarını da almaya başladım ufaktan, churros yenecek, kuşkonmazlı paella varmış, güzelmiş, onun da hakkı verilecek, pazar günü bit pazarı kuruluyormuş, öğleden sonra üçte kapandığından uçaktan iner inmez ayağımızın tozuyla gidilip faydasız ıvır zıvır toplanacak vs.
"konya'ya gidiyosun, hani mevlana türbesi, hani selçuklu eserleri huu?" diyebilirsiniz, hakkınız var, ama endişe buyurmayınız onlar da gezi programında tabiy ki.
acı yok rocky, acı yok!
bir süredir düzenli sipor yapan ve de "araştırmacı blogçu" bir kişi olarak spor salonu izlenimlerimi paylaşmak isterim. hem bi hareket gelmiş olur şu giderek hantallaşan bilog sayfama.
tabiy ki niyetim "efenim ben bir yarım dünya idim, yemiş yemiş şişmiş idim, içine giremediğim pantolonlar dünyayı bana dar ediyordu, şimdi ise oldum size bir victoria's secret mankeni, kollar güreşçi kolu kıvamındayken madonna'nın safi adale kollarına döndü, safinaz gibi oldum ayol!" tadında bir başarı hikayesi anlatmak değil :) bir kere gittiğim spor salonu bildiğimiz, duvar boyunca aynaların, havalı egzersiz hocalarının, kendini hayran hayran seyrederek spor yapan tiplerin olduğu salonlardan değil. sadece kadınlar gidebiliyor, kadınlar işletebiliyor, kadın girişimcileri destekleyen ve de kadınların makul fiyatlarla spor yapmalarını amaçlayan bir sistem: b-fit. ben bu spor salonlarından birkaç yıl önce haberdar oldum, o ara spor yapayım diyorum, haftada üç gün tv karşısında aerobik hareketlerine başlıyorum ama en fazla iki gün yapıp bırakıyorum, bir ara internetten pilates dersleri indirdim, onları yaptım ama pek sarmadı. sonra dedim üşenmeyeyim şu yakınlardaki b-fit salonunu bir arayayım, acayip de sıcak bir temmuz günü, aradım, salon nasıl, koşullar nedir, fiyat vs öğrenicem diye açtım telefonu ama bi baktım zeynep hanım "nerdesiniz siz neolitik hanım?", "şurdayım" "e hadi gelin o zaman, çok yakınız, deneme yapalım, hadi hadi!" diye beni kandırmış bile. ısrar karşısında dayanamayıp gittim, gidiş o gidiş! haftada üç gün gitmeye çalışıyorum, yazın dört gün de olabiliyor bu. bütün kas gruplarını çalıştıran dokuz tane alet var, hepsinde 30 saniye boyunca çalışıyorsunuz, bip sesiyle aletlerin yanındaki mini platforma geçip bir aerobik hareketi yapıyorsunuz yine 30 saniye, öyle öyle bir tur bitiyor, tur bittiğinde nabız alınıyor, nabzın belli bir aralıkta olması lazım ki yağ yakma gerçekleşssin. üç turu 30 dakikada bitiriyorsunuz, beş dakika da esneme hareketleriyle siporunu yapmış ve rahatlamış bir insan oluyorsunuz. ha isterseniz, üç turdan sonra pilates topuyla haşır neşir olabilir, mekik çekme düzeneğinde sınırlarınızı zorlayabilir, esnek bantlarla kollarınızı çalıştırabilirsiniz. ben zaman içinde üç tur sonunda yorgunluktan perişan olurkene kondüsyon arttıkça zilyon tane mekik çeker, esnek bantlara düğüm atar hale geldim ehehe..
salona devam eden kadınların profili de çok geniş, yazar-çizer tayfasının bolca oturduğu bir muhitte olduğundan gazeteciler, yazarlar, akademisyenler var bi kere, güne medya dedikodularıyla baslamak mümkün yani, sonra başörtülü hanımlar var. yaş aralığı da çok geniş, öğrenciler, emekliler... öyle süpersonik son model spor ayakkabılar, marka eşofmanlar giyen yok pek, eski tişörtler, paçaları kesilmiş eşofmanlar (paçalı olursa sıcak oluyor, direkt kestim ben), saçları toplamak için oyalı yazmalar var. ayna yok. her ay kilo, yağ oranı ve vücut ölçüleri alınıyor, kaç kilo verilmiş, kaç cm incelme olmuş, yağ oranı ne vaziyette diye. güzel kilo verip incelen hanımlara yıldız veriliyor, üzerlerinde ölçülerin yazıldığı o yıldızlar salona asılıyor, bir nevi gurur tablosu. gerçi her ay "ölçümünüz gelmiş neolitik hanım" diye ısrar etmelerine kıl oluyorum biraz, "tamam yahu verdik işte kilo, her ay ölçmesek artık" diye ama yok sistem hatırlatıyormuş, almak lazımmış, amerikan kaynaklı bi sistem ya, başarı odaklı biraz.
bir de öyle üyelik parasını alıp, müşteriler salona gelmiş gelmemiş umurlarında olmayan yerlerden değil, bir hafta gitmezseniz, telefon edip hafif fırça tonundan yoklama yapıyorlar, "nerelerdesiniz neolitik hanım? bekliyoruz sizi" diye. sırf o telefonu almayayım diye aksatmamaya çalışıyorum valla! işe de yarıyor o yoklamalar, üşeniyor gelmeye mesela, ama telefon edilince "ay dur geliyorum" diye yola düşenler oluyor :)
uzatmayayım, bir de müzik meselesi sinir bozucu olabiliyor bazen, hep aynı CD'ler çalıyor, e takdir edersiniz ki haftada üç kere "macarena" ya da "yeke yeke" (epey acıklı durum evet) dinlemek bi noktadan sonra insanı sinir krizinin eşiğine getirebiliyor. ben de napiyorum, en son popüler şarkılardan CD'ler yapıp götürüyorum, gidince hemen onu koyuyorum, -bahsetmiştim sanırım- teyzelerden biri kings of leon'un "sex on fire" şarkısına bayılıyor mesela :) CD'lerden birinin en başında meşhur rocky III filminin şarkısı var, eye of the tiger, onunla başlamışsam iyice gaza geliyorum, sanki rocky balboa diyil ben cıkıcam ringe! bir set fazla mekik çekiyorum, yerimde duramaz hale geliyorum, acı yok neo acı yok! :)
paşaport
son birkaç gün, muhtarlık, nüfus müdürlüğü, pasaport uzattırma, konsolosluk kapılarında sürünmekle geçtiğinden bloga da uğrayamaz oldum. bi ara "neo ne yaşar ne yaşamaz" tadında başımdan geçenlerin hepsini sayfalarca yazsam mı dedim ama yok bilmek istemezsiniz! benim de anlatmaya mecalim yok zati, bir özet geçeyim: muhtarlıkta kaydım var sanıyordum yokmuş, pasaport için çektirdiğim fotoğraf, kayıp nüfus cüzdanı yenilerken kullanılamıyormuş, neden? çünkü kağıdın özelliği nedeniyle üzerinde mühür durmuyormuş! zaten vesikalık resimlerde at hırsızı gibi çıkıyorum, gittim bi daha fotoğraf çektirdim, bu sefer de mahalle fotoğrafçısı verdi photoshop'u, şimdi on yaş genç bir at hırsızı gibi görünüyorum, neyse ona takılmadılar allahtan! (aslında blog resmimi verseydim keşke :) bu arada nüfus cüzdanını kaybedince 60 lira ceza ödeniyormuş devlete onu da öğrenmiş oldum. devlet baba "e evladım kendini de unutsaydın, sökül paraları" diyormuş meğer!
konsolosluğun ilk seferinden de "efenim servetinizi (!) belgeleyen hesap cüzdanı üzerinde banka kaşesi yok, olmaz ki?" diye püskürtüldüm mü bi güzel? yaw bildiğin banka cüzdanı işte, sanki ben evde teşkilat kurdum, sahte cüzdan yapıyom! ya sabır deyip kaşeyi de bastırttık, bu sefer tamam deyip başvuruyu aldılar. gerçi benim şanssızlığım, ilk gittiğimde hiç kimse yoktu, ikinci sefer aa kuyruk var, meğer maç varmış, millet maça gidecekmiş, bi sürü vize işlemcisi ellerinde koca dosyalarla önümde! hey yarebbim! neyse bi saat beklemeyle başvuruyu aldı hanfendü, benden önce başvuran dört kişiyi de yine "kaşe yok, bıdı bıdı belgeniz eksik" diye geri çevirdi, kocası yanında olmadan maça gitmek üzere vize isteyen kadına da bi şaştı, "nasıl yani, evli, maça gidiyor ama kocası gelmiyor? maşallah!" diyerekten.
böyle işte, bir haftadır uğraşıyorum, ancak vizeyi pasaportumda görünce bi rahat nefes alıcam. ispanya sana geliyorum!
donayazmak...
dedilerdi de aslında, akşama kar yağacak diye, jaguar yerine cipimi almalıydım :P ofisten vakitlice çıktım, yağmur yine tepemizde tabiy, dedim aksatmayayım, hem bu havada da kimse yoktur sporuma gideyim. milletin bi akıllısı ben diyilmisim ki salon doluydu. öyle oluyormus, hava kötü olunca randevular, yemek yiyelim planları ertelenince hanımlar fırsat bu fırsattır diye kendilerini b-fit'e atıyormuş. neyse efenim, ölçü zamanım gelmiş, her ay kilonuzu, göbek, kol, popo, bacak ne varsa ölçüyolar ki sipor işe yarıyor mu, arada lüplettiğiniz hain tatlılar gelip hangi bölgenize yerleşiyor ortaya çıksın. neyse endişelenecek bi durum yokmuş ki bu ara yiyip içiyorum da.
elimde spor sonrası elmam, mecburiyetten bir arkadaşımdan ödünç aldığım ve kaybolursa hayatım kayar diye endişelendiğim en az 45 yıllık şahane bir şemsiye, kendimi sokağa attım ki aa yağmur kara çevirmiş! hızlı adımlarla italyan yokusundan tophane tramvay durağına yürümeye başladım. eldivenle elma yemek zor bi şeymiş, kar altında zaptetmeye çalışılan bir şemsiye de işi kolaylaştırmıyormuş! tramvay+motor derken üsküdar'a vardım, karla yağmur arası bi şey yağıyor, minibüse bindim, çamlıca'da mürsel bey yalnız, mama bekliyordur diye telaşlıyım. kuzguncuk, beylerbeyi normal, yani görece normal, sulu sepken bi sey fekat küplüce'den itibaren iklim birden değişmesin mi? lapa lapa tabir ettiğimiz kar, rüzgarla birlikte nasıl savuruyor görmeniz lazım! ilk yolda kalma işaretleri küplüce'den sonraki rampada veriliyor, cipin biri yan dönmüş, kayıyor da kayıyor olduğu yerde, arkada küçük bir konvoy oluştu bile. hadi bizim minibüsten birileri iniyor, sağ yap sol yap yönlendirmeleriyle cipi düzlüğe çıkarıyorlar.
biraz daha gidiyoruz, az ilerde yine yol tıkalı, önümüzde bir belediye otobüsü var, onun önünde arabalar, fekat konvoyun ucu bucağı yok, yolun neden kapalı olduğunu göremiyoruz kardan. minibüs "abi şu alt yoldan gitsene" diyenlerin aklna uyup ara yollara gidiyor ama büyük hata ediyor, ara sokaklar daha beter kar altında, önümüzdeki iki araç bir noktada yokuşu çıkamıyor, hiç bilmediğim yerlerden geçiyoruz, tek katlı evlerin pencerelerinden insanlar bize bakıyorlar. yok önümüzdeki arabalar yokusta kalıyor, biz de. evin oldugu siteye yakın mıyız, nerdeyiz hiç bir fikrim yok, inip yürüsem mi diyorum ama yolu bulamayıp donmayayım ıssız sokaklarda diye vazgeçiyorum. şoför de geri dönmeye karar veriyor, yolun ilk tıkandığı noktaya doğru ilerliyoruz. yol açılmış, bu sefer epey ilerliyoruz, eve varmadan son bir rampa daha var, filmlerdeki gibi "o tepeyi de aştık mı tamamdır" diye geçiyor aklımdan. ama nerdee, tam bir keşmekeşe rastlıyoruz, yokuşta kalmış bir sürü otomobil, yine bir belediye otobüsü, belediyenin kar aracı. şoför yine minibüsü bir başka yola sokmaya niyetleniyor, aman diyorum ben ineyim burda, bilmediğim yerlere girer de kalırsa daha fena. elimde iki çanta, bir antika şemsiye, ayağımda da kara pek de uygun olmayan süet çizmelerle kar altında yürümeye başlıyorum. benim gibi bir sürü insan var, herkes otobüslerden, minibüslerden inmiş yürüyor.
arabayla beş dakikalık yol aslında ama kar altında uzuyor da uzuyor, çizmeler su almaya başladı, binaların olmadığı bir noktadan geçerken rüzgar beni bildiğin önüne katıp sürüklüyor, trafiğin tıkandığı noktadan sonrasında hiiç araba yok, yola yağan kar dümdüz bozulmadan duruyor. yürüdükçe eve sandığımdan daha uzak bir noktada olduğumu keşfediyorum, yediğim elmanın etkisi geçti, midem kazınıyor, yarım paket bisküvi, bi de mandalina var cantamda, olmadı onları yerim, çoraplarım iyice ıslandı, üşüyünce spor sonrası keşke o kadar su içmeseydim diyorum fena sıkıştım çünkü, bir bu eksikti! giderek etrafta insan azalıyor, bir ara koca yolda tek başıma yürüyorum, ağaçların altından geçerken karla eğilmiş dallar kafama iner mi diye tedirginim, sıcacık evde oturup pencereden bakarken ay ne güzel dediğim kar şimdi tehlike ve tehditlerle dolu gözüküyor. bi ara uzaktan köpek havlamaları geliyor, hızlanıyorum. hah işte pazar sabahları simit aldığım fırın gözüktü, yaklaştım demek. eve yaklaştıkça yoldan tek tük arabalar geçmeye başlıyor, kutup ortamından medeniyete çıktım sanki, sitenin bahçesinde çocuklar kartopu oynuyor. işte görmek istediğim kar manzarası, anahtarla kapıyı zor açıyor, kendimi içeri atıyorum. mürsel bey acıkmış, sitemli sitemli söyleniyor. "dur" diyorum, "donayazdım, bekle biraz ısınayım!"
*yazıyı yazarken bir ara şunu hatırladım, gçen yüzyılda kutuplarda keşfe çıkan biri, günlüğüne karda tek başına yürürken sanki birinin ona eşlik ettiğini hissettiğini yazmış. o derin sessizlikte biri onunla yürüyormuş sanki, ne zaman karda yürüsem aklıma gelir, tecrübe etmek ister miyim emin değilim ama ilginç geliyor yine de...
bilmek
iki yıl önce yaşadığı yere yakın bir yerde tatil yapıyorduk, günü birlik ona da uğradık, öğleden sonrayı orada geçirir, akşam yemeğinde döneriz diyorduk. bitkindi ama bizi gördüğüne sevindi, kemoterapi yüzünden saçları dökülmüştü, çay yaptık, "kızım ne istiyorsanız pişirin, yiyin" dedi, kendisinin içi almıyordu. "kızım" deyişi çok hoşuma gitmişti, bizimkiler dışında birinden duyunca duygulanmıştım ama belli etmedim. yaz sonuydu artık, sıcak giderek hafifliyordu. az konuşuyorduk, sesi de kısılmıştı, fırtına bey bana verandada asılı duran neredeyse 70-80 yıllık eski bir gemici fenerini gösterdi, eskiden köyde elektrik yokken kullanıyorlarmış, üzerinde almanca yazılar vardı, hala çalışıyordu. akşam iniyordu artık, "acıktınız mı" dedim, "yemeği birlikte yiyelim ister misiniz?" zaten iştahı yoktu, tek başına yemesini istememiştim, "olur" dedi, "hatta dönmeyin, gece de kalın." kalamayız dedik, yarın dönüyoruz, bavulları toplayıp yola çıkıcaz." çorba ısıttım, biraz börek vardı onu da. verandadaki masaya hep birlikte oturduk, akşamın hüznü yemeği birlikte yiyelim mi cümlesiyle bir parça dağıldı sanki. yemekten sonra mutfakta bulaşıkları yıkarken gözüm raftaki ilaçlara, ilaç kutularının arasındaki zencefil tabletlerine takıldı, birkaç ay önce zencefilin mide bulantısına iyi geldiğinden fırtına bey'e bahsetmiştim, dayısına söylesin diye, o zaman mı aldı acaba diye düşündüm, ya da belki doktor önermişti, "neyse, işe yarasın da" diye geçti aklımdan. "yine gelin çocuklar" diyerek bizi uğurlarken hafif bir esinti yazlığın bahçesindeki hanımellerinin kokusunu getirdi, arabaya binerken o anı hep hatırlayacağımı düşündüm.
bu sabah onu kaybettiğimiz haberini aldık. bir yılı daha olmadığını biliyorduk ama bilmek acıyı azaltmıyormuş...
bu sabah onu kaybettiğimiz haberini aldık. bir yılı daha olmadığını biliyorduk ama bilmek acıyı azaltmıyormuş...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





