hayat sana güzel!


- bir gazoz reklamında duydum bu şarkıyı, "hayat aslında hepimize boktan, bi sana güzel" gibi gelmiyor mu kulağa? bana söylense bozulurum valla :)

- fotoğraf ünlü marilyn monroe filmi "bazıları sıcak sever"in setinden. daha önce yayınlanmamış 11 fotoğraf bulunmuş böyle, açık artırmayla satılacakmış. ne güzel kadınmış şu marilyn, kime bakıyormuş acaba öyle çapkın gibi? tony curtis herhalde?

diğer fotoğraflara da bakmak isterseniz: The Times Fotoğraf Galerisi

- füruzan'ın kuşatma'sı bitmek üzere, sonra da moby dick okuyayım diyorum, has edebiyat günlerine devam.

- kapanan roll dergisi ekibi yeni dergi cıkarmıs, "bir artı bir" diye. gazete falan okumayınca geç haberim oldu, tünel'deki gazete bayiinde bulamadım, d&r'larda var mıdır acaba?

- eti'nin gofredo diye tek lokmalık, üstü fındıklı çıtır gofretleri çıkmış, çok tehlikeli! bi paket nasıl bitiyor anlamıyorsunuz bile!

- hafta sonu toplantı vardı, film falan izleyemedim hiç. anca diziler işte, lost, house vs. lost'tan soğudum bu sezon ama başladık bi kere bitircez mecburen. dizilerin sezonlar bitince onları da bırakıyım diyorum, gazete yok, dizi yok, sadece kitaplardan, filmlerden bahseden bi insan olucam sanırım. iyi mi bilemedim.

gözlemci geldi hanıım!


aslında kendi ayağına ateş etmek gibi olacak biraz ama festival takipçileri üzerine birkaç gözlemimi paylaşmak isterim. tıpkı "bienal insanı" gibi, "festival insanı" denilen bir tipleme var, kendim de epey zamandır festival izleyicisiyim eyvallah, ama ben birazdan bahsedeceklerimden diyilim gibi geliyor, diyilim ya valla!

çeşitli kereler festival bileti kuyruğunda beklemişliğim var: bir kere dersini çalışıp gelmişlere rastlıyorum, ellerinde zaman çizelgesi ve film kitapçığı, takır takır hangi sinema, hangi gün, hangi seans söyleyip sistematik bir şekilde işlerini hallediyorlar, bunlar genelde mühendis/akademisyen tipli oluyorlar. bir de "gişe önü şaşkınları" dediğim grup var ki bunlar genelde öğrenci kılıklı oluyor ya da tasarım/sanat manat işindeymiş gibi bi profil çiziyorlar. bi kere doğru dürüst seçememiş oluyorlar filmleri, "ayy burçin şu kore filmine de alalım mııı?" "ay hayır tayanç, o saatte workshop'um var, bilmiyo musun!" gibi konuşmalar geçiyor aralarında. bunlar gişe önünde bıdırdarken arkalarında da bir tür görev bilinciyle gelmiş gibi görünen sabırsız tipler huzursuzlanıp, "arkadaşım ilerlesenize, hadi ama!" diye sert çıkışlar yapıyorlar. "arkadaşım" lafı da ne acayiptir, hem samimi gibi hem tehditkâr... bir de böyle şık giysiler giymiş, yüksek topuklularla ve kolunda büyük bir çantayla yine sabırsızlanan kadınlar görüyorum. "allah allah niye biletix'ten almamış ki biletini, tuhaf şey" diye düşündürtecek kadar "kariyer ve toplantı insanı" gibi görünen bu arkadaşlar da önlerindeki ilerlemezse azarlar tonda konuşurlar, "festivali her yıl takip eden bir kişiyim, acelem var, ağzınıza .ıçarım haa" der gibi bir halleri vardır. bu sene de "gişe önü şaşkınları" ile "meşkul kadın" tiplemesi çıktı şansıma, neyse fazla beklemeden istediğim filmlere bilet buldum.

bu minik-sosyolocik gözlem yazısını kenan doğulu'dan bir klasikle bitireyim: festival gibisin katılmak istiyorum :)

gaste maste



- madrid seyahatinden beri günlük gazete okumuyorum, abuk subuk okuduğum köşe yazarlarını da bıraktım. giderken uçakta ne kadar gazete varsa okumuş kendime sonunda bu fenalığı da yapmıştım. sanırım bu bir tür dönüm noktası oldu. şimdi medya haberleri veren sitelere de bakmıyorum, haftasonu bütün gazeteleri alıp ekleriyle hepsini okuyup günümü karartıyordum, onu da yapmıyorum. bir tür haber-detoksunda gibiyim. gündemi uykusuz ve penguen'den takip ediyorum, taksilerde radyoda tesadüfen haberler varsa kulak kabartıyorum, mühim bi şey var mı diye. arkadaşlara söyledim, ilgimi çekebilecek haberleri yolluyorlar bana, "bir yıl boyunca durup bozulmamış hamburger" mesela.. ha bir de zaytung.com var, o da süper, gündemi bir köşesinden illa ki yakalıyorsunuz ("savcısı önce biten taraf kaybedecek" haberi müthişti! ne var bunda, bir sürü insan böyle yaşıyor zaten, gazete, dergi, haber vs. hak getire diyebilirsiniz, ama yok benimki başka bi durum. ilkokuldan beri gazete okurum ben, kahvaltı sofrasında gazete okuma kavgası çıkan bir evde büyüdüm, ablam ve babamla paylaşamazdık gazeteleri (günaydın vardı o zaman, onun eki saklambaç bir de, milliyet'i sevmezdim arka sayfasında spor olurdu, sıkıcı bulurdum, hürriyet illa ki alınırdı), annem kahvaltı masasında okunmasına ifrit olur (yüzünü gazetelere gömmüş üç tane tip, haklı kadın!) bazen elimizden çeker alırdı. üniversitede yazı-çizi işlerini içeren bir bölümde okuyunca, haber hayatımın bir parçası olmakla kalmadı, işim haline de geldi. sonra iş değiştirdim, yine gündemi takip etmem gereken bir iş yapıyorum ama bir sürü e-mail grubuna üye olduğumdan ilgili haberler, metinler geliyor hergün. bütün gasteleri okumak, habire medya haber sitelerine bakmak çok manasız bir işti. bıraktım. en azından şimdilik. geçen sandaletli seyyahın sitesinde de gördüm, o da uçakta bütün gazeteleri "hayattan bıkana kadar okuyup" gazete okumayı bırakmış. yalnız diyilmişim :) baktım çer çöp okumayı bırakınca daha fazla kitap okur oldum, haftasonu her fırsatta elim kitaplara gitti, birini bitirip diğerine başladım. bloglarımla, mizah dergilerimle, arasıra baktığım daily mail'in magazin sayfalarıyla mutlu mesut yaşıyorum bu ara. bir noktada elime yine gazete alacağım tabiy ama bir süre daha böyle gitsin diyorum bakalım...


- haftasonu erden kral'ın vicdan filmini izledim, enteresandı. zeki demirkubuz'u hatırlattı, "3. sayfa" "masumiyet" tadı vardı biraz. "cloverfield" diye tuhaf bir felaket filmi ve de "proposal" diye sandra bullock'lu, nefis alaska manzaralı bir romantik komedi izledim ayrıca. son dönemde izlediğim romantik-komedilerin komedi kısımları nedense pek bir ihmal edilmiş oluyor, bunda da öyleydi. sandra bullock'un en kötü kadın oyuncu dalında altın ahududu aldığı filmi de (all about steve) uçakta izlemiş idim, amerikan haber televizyonculuğuyla dalga geçtiği bölümler dışında epey kötüydü. bu arada kadının birkaç gün sonra da en iyi oyuncu oscarını alması, kaderin cilvesi değildir de nedir a dostlar? bir de oscar laneti diye bir şey varmış, oscar aldıktan sonra genelde evlilikleri, ilişkileri çatırdıyormuş oyuncuların, sandra bullock'un evliği üzerinde de ihanet karabulutları dolaşıyormuş, kate winslet de kocasından ayrılmış zati, bu da oscar laneti yüzünden olmuş. (neo the dedikoducu :)

-kitaplara gelince, talisman'ın sayfasında görüp nicedir kitaplıkta sırasını bekliyen koleksiyoncu'yu okudum, büyücü'nün ve fransız teğmenin kadını romanlarının hastası olmuştum, bu da pek güzel idi. klostrofobik bir kişi olduğumdan kızın kapalı kaldığı odayla ilgili bölümlerin üzerimde güçlü bir etkisi oldu. sonra alışılmışın dışında bir polisiye okudum, romanın kahramanı komşunun köpeğinin katilini bulmaya çalışan asperger sendromlu otistik bir çocuktu, sonra dedim çocuk dedektifli bir alper canıgüz romanı yok muydu? kim önce yazmış diye edebiyat dedektifliğine soyunacaktım haftasonu unuttum, baktım şimdi aynı tarihlerde çıkmış kitaplar, boşuna kıllanmışım.

-perihan mağden'in ali ile ramazan'ını okudum, tahmin edeceğiniz gibi sert bir kitaptı, bana nedense " yok öyle olmamıştır" duygusu verdi, yani bütün o şiddet, cinsellikli kısmı değil de iki aşık arasında yazarın kurguladığı bölümleri inandırıcı bulmadım, ha şart mıdır inandırıcı olması, yoo...

-şimdi füruzan'ın öykülerini okuyorum, 80'lerden kalma "kuşatma" diye eski bir kitap, çok da hoşuma gitti. oldum olası severim zaten füruzan'ı. parasız yatılı'yı yıllar önce okumuş, çok beğenmiştim. kadınların esamesinin okunmadığı mağden'in kitabından sonra kadınları anlatan kadınların olduğu bir kitap iyi geldi.

- bahar geldi gibi oldu, tez vakitte eminönü çiçek, toprak, tohum seferine çıkmak icap eder. balkonlara sardunya lazım, kedilere kedi otu yetiştireyim diyorum, kurusuna bayılıyorlar, tazesini de severler herhalde. aranızda kedi otu yetiştiren var mı evde? ipuçları alsam?

boğazlarım



annem öyle der, ben de öyle diyorum etraftakiler gülüyorlar, "boğazlarım ağrıyor" insanın kaç boğazı var, bir herhalde ama olsun, "boğazlarım ağrıyor" demek hoşuma gidiyor. ağrımın şiddetini vurguluyor, nadiren hastalanan (çok şükür) biri olduğumdan bu tür ağrı-sızı fırsatlarını (!) abartasım geliyor. yaşlanıp 80'lik bir ihtiyar olursam da "yanlarım ağrıyor" diycem, bir de o yaşı görürsem, parlak pembe/kırmzı bir rujum olacak, artık iyice incelmiş, büzülmüş dudaklarıma sürüp gezicem.

hafta başından beri boğazıma yerleşmiş bol tüylü bir kedi var sanki, kâh tüyleriyle boğazlarımda delice bir kaşıntıya sebep oluyor ya da tırmalıyor, acıtıyor. ilaç kullanmaktan kıllanan biri olarak bal+zencefil, ılık bitki çayları gibi konvansiyel tedbirlerle meseleyi çözmeye çalışıyorum ama pek faydasını göremedim. daha madrid seyahatinin geri kalanını yazacaktım.. haftasonu geçer belki, du bakalım.

retiro park, cocido, churros...


"madrid madrid", nerden başlamalı anlatmaya? bi kere ekşi sözlükte ankara'ya benzeterek büyük haksızlık etmişler, alakası yok! o caanım parklar, müzeler, geniiş bulvarlar, şehrin altını karınca yuvaları gibi saran ve tıkır tıkır çalışan metro sistemi. vitrinleri zevkle düzenlenmiş dükkanlar, oyuncakçılar, kitapçılar. barselona da güzeldir elbet, görmedim henüz ama ben gezdiğim, gördüğüm, güneşli, rüzgârlı, bulutlu sokaklarında dolandığım madrid'den memnun ayrıldım.

- gri, yağmurlu istanbul'dan, güneşli, pamuk gibi beyaz bulutlu bir madrid'e inince pek sevindim bi kere. gerçi sonradan bozdu hava bir-iki gün ama olsun. madrid'de yaşayan arkadaşların evi şehre pek uzak degildi, "oo bir hafta çok bile, üç günde bitirirsiniz şehri gezmeyi" dediler, biraz abartılıydı tabiy ama kaldığımız sürede gidilecek-görülecek yerlerin çoğunu bitirdik.

- şehir turuna pazartesi günü müzelerin çoğu kapalı olduğundan retiro park'tan başladık. çok büyük bir alana yayılmış, çeşit çeşit ağaçlar, heykeller, kristal saray diye muhteşem bir bina, sarayın önündeki gölün içindeki ağaçlar, havuzlar, çeşmeler vs. madrid'de yaşıyor olsam her fırsatta kitabımla, ipodumla soluğu bu parkta alırdım kesin. haftaiçi olduğundan parkta pek kimse yoktu, birkaç turist, bir de tarot falı bakan romanlar -ispanyolca bilmediğimizi anlayınca pek bulaşmadılar-.

- retiro park'tan sonra botanik bahçesi'ne gittik, -bize çiçek, böcek, ağaç olsun zati- oranın da hastası oldum. gerçi şimdi kış sonu bir sürü bitki henüz uykuda idi ama kamelyalar açmıştı, nergisler, birtakım adını bilmediğim mor çiçekler... çok şirin bir dükkan vardı bahçede, ordan envai çeşit domates tohumu aldık, bu ara dikmemiz gerekiyormuş. bakalım...

- park bahçe turundan sonra meşhur sol meydanına gittik, madrid'in simgesi ayı heykelinin, restoranların vs. olduğu yere. çok acıkmıştık, kendimizi ilk gördüğümüz yere attık ama pek de memnun kalmadık, 80'ler çalıyordu, plastik çiçekler, kağıt masa örtüleri vardı. bizim esnaf lokantaları havasındaydı ama oraların yemekleri genelde iyi olur, burdaki vasattı. hadi ordan çıktık, sol meydanından yürüyüp plaza mayor'a vardık, hani şu dört tarafı binalarla çevrili ünlü meydan. orda daha güzel restoranlar, kafeler vardı, keşke biraz daha sabretseymişiz. meydanda avrupa şehirlerindeki klasik performans insanları vardı, kocaman takma memeleri, poposu olan yelpazeli bir adam (bkz ilk yazıdaki resim), elinde sopasıyla ortaçağdan kalma bir cadı, askeri üniformalı donuk bi tip vs. bir de iki yaşlarındaki oğlunu tasma benzeri bir aparatla gezdiren bir adam gördük. tövbe tövbe!

- müze turunu uzun uzun anlatmayayım, en önemli üç müzeyi de ayaklarımıza kara sular inene kadar gezdik, reina sofia müzesinde picasso'nun meşhur guernica'sı önünde uzun uzun vakit geçirdik, keza prado müzesi'nde hieronymus bosch'un hastası olduğumuz "The Garden of Earthly Delights" (dünyevi zevkler bahçesi diye mi çevirmeli) tablosu ve diğer resimlerini ince detaylarına kadar inceledik, bosch o tabloları çizerken ne içiyodu, biz de ondan istiyoz diye espri yaptık :) kafa on milyon olmadan zor çıkar o resimler biraz.

-goya, dali, miro, valesquez, van gogh, picasso, gaugin, klee, matisse, almanya'da tanıyıp sevdiğim jawlensky, adını şimdi hatırlamadığım bilumum hollandalı ressamlar, hepsinin hatırını sorduk. ve tabii edward hopper'ın resimlerinin de. onu en sona bıraktığımız Museo Thyssen-Bornemisza'da bulduk. yakından bakınca gördüm, kızın elindeki kitap felan değil, ince broşür gibi bi şey. tablonun önüne benim gibi manyaklar uzun uzun bakabilsinler diye bir bank koymuşlar sağolsunlar. çıkışta resmin büyükçe bir posterini aldık, tabii bilumum buzdolabı mıknatıslarından da.

- şehrin simgesi turistik objelere kıl oluyorum biraz, eli yüzü düzgün olanları pahalı oluyor, ucuzları da alınır şeyler diyil. o yüzden genelde müzelerden resimli buzdolabı mıknatısları, ayraçlar, kartpostallar alıyorum artık. hem bavulda yer de kaplamıyor.

- şu noktada "amaan bu neolitik hanım da müzeydi parktı, hep kültür turizmine mi vermiş kendini peeh" deme ihtimalinizi düşünerek rotamı hemen yeme-içmeye çeviriyorum. valla, ispanyol mutfağını çok parlak bulmadım ben, ukalalık olmasın ama tapas denilen mezelerin alası bizde var, deniz ürünleri dersen benim tercihim biraz işlenmiş, muamele görmüş olmalarıdır, karides tereyağında bişecek, kalamar tavanın sosu olacak -ki çok fazla tüketemiyorum, deniz ürünlerine alerjik bi bünyem var- neyse, belki ben kıymetini bilemedim. cocido diye ispanya'nın meşhur bir yemeği varmış mesela, orada yaşayan bir arkadaş anlata anlata bitiremedi, şöyle güzel böyle bilmem ne, e bildiğin nohut, lahana haşlaması ve bilumum etlerden yapılmış bi şey geldi. hayır severim nohutu, lahanayı da öyle efsane bir yönü yoktu yani. neyse, daha bitmedi yeme-içme mevzu. daha çikotalı churros'u anlatmam lazım.

madrid cehenneminden geliyorum!


siz aşağıdaki linkten fotolara bakadurun, yazıyı anca toparlarım.


(başlığın yazıyla ilgisi yok, juicy olsun diye attım ehehe :)