"mitoloji düşünmez misiniz?"


güzel indirim var mıydı vardı, çıktığından haberim bile olmayan polisiyelere rastladım ve çok sevinmedim mi, evet ama bir daha kitap fuarına gider miyim, emin değilim. esas olarak uzak oluşu problem ama bu sene işin bir de pazarlama yönünün boku çıkmış, onu gördüm. her zaman nasıl olurdu, işte yayınevleri standlarına yanaşır, ilgimi çeken kitapları elime alır, yabancıysa çevirmenine bakarım, özellikle sevdiğim yayınevlerinin standlarında daha uzun vakit geçiririm, aradığım bir şey varsa standdaki görevlinin dikkatini çekmeye çalışırım, genelde başka işlerle meşguldür vs. fekat bu sene bir şey olmuş, stand görevlileri adeta "gel apla gel! ikizlere takke!" tadında, standa yanaştığınız anda adeta üzerinize atlıyorlardı. Turkuaz Kitap'ın standında kitaplara bakıyorum, bir sürü yeni yabancı yazardan çeviriler yapmışlar, insanın ilgisini çekiyor ama çevirmenlere bakıyorum, hiçbiri tanıdık değil. 80'lerin başında doğmuş, genç isimler çoğu. gözüm tanıdık isimler arıyor ama yok, o yüzden de alsam mı almasam mı emin değilim, hemen karşımda bir görevli belirip, kitaplardan birini seçiyor, "bakın ben bu kitabı bir gecede okudum, çok güzel, bunu tavsiye ederim" diye lafa başlıyor. kitap beğeni ölçütümüz ne zamandan beri "bir gecede okunan kitap" olarak belirlendi, onu bilmiyorum ama adamın tavrına sinir oluyorum, "yok" diyorum "o değil de çevirmenlere takıldım, hiçbiri tanıdık değil, bizim işte çeviri önemli (okuma işinde yani)" diyecek oluyorum, lafı ağzıma tıkıyor, hanfendi bizim yayın yönetmenimiz ilknur özdemir, kendisi çevirmendir, çok iyi çevirileri vardır (araya girip "biliyorum, okudum" diycem ama ne mümkün!) çok hassastır o konuda, şu anda piyasadaki en iyi çeviriler bizde!" diyor. iddialı haline iyice kıl oluyorum, "bir arkadaşım jane austen'ın ikna'sını okuyamamış" çeviriyi kötü bulmuş" diyorum, "hayır hayır mümkün değil" diyerek gidip ikna'yı getiriyor. "yok" diyorum "almiycam, bende var zaten, ben örnek vereyim dedim" diyorum, kendi yayınevinin çevirilerinin ne kadar iyi olduğunu anlatmaya devam ediyor. sıkılıyorum, tamam diyorum, ben biraz dolaşayım tekrar bakarım, ısrarla katalog tutuşturuyor elime. yahu bu ne acayip tavır, ne demek "en iyi çeviriler bizde" yok ya, nasıl karar veriyoruz buna, isimlerin hiçbirini bilmiyoruz. yani şeyi anlıyorum tabii, genç çevirmenlere de şans vermeli, onlar da yetişecekler vs. ama bu tavırla ben kitap mitap almam burdan diye düşünerek başka standlara ilerliyorum.

kitap yayınları'nda tarihi polisiyeler görüyorum, bende ingilizceleri vardı, brother cadfael serisi, ortaçağda bir rahibin maceraları. aa diyorum ne zaman çevirmişler bunları, üstelik birini sevin okyay yapmış, hiç haberim olmadı. sonra başka bir seri görüyorum, eski roma'da geçen polisiyeler, birini alıp bakıyorum, standdaki kız hemen bir başka kitap uzatıyor, "bakın onu alanlar, bunu da aldı" (internetten kitap alırken çıkan 'bunu alan bunları da aldı' fonksiyonunu hayata geçirmişler ehehe:) "siz okudunuz mu" diyorum, öyle hararetle önerince, "hayır" diyor ama "biliyorum, elinizdekini alanlar bunu da alıyor". pekiy o zaman, alalım bakalım (fuar bitiyor artık diye mi bilmiyorum ama güzel indirim vardı, beş liraya aldım polisiyeleri). standın yan tarafına geçiyorum, bakmaya devam edicem, hemen başka bir görevli atlıyor: "ilgi alanınız nedir?" "haydaa!", sanki ben şey dedim, "ya ben hiç okumuyorum da, ama bi yerden başlasam diyorum bana bi el atın" "ehem bilmem, ilgi alanı derken?" diye geveliyorum. "bakın" deyip bana bir kitap öneriyor, bir alman felsefecininmiş ama çok kolay okunuyormuş. nasıl bir izlenim bırakıyorum bilmiyorum ama herkes bana "bakın kolay okunur" diye bi şeyler satmaya çalışıyor, o kadar da gözlük taktım, hikaye! biriniz de siz "moby dick" okuyacak birine benziyorsunuz, ya da ullysess alır mıydınız desenize! hayret bi şiy!

fuara gittiğimiz arkadaş da bir standa yanaşacak olmuş, timur, çin, eski türkler vs. temalı kitaplar varmış. mini etekli bücürük bir kız, koca adama "biliyor muydunuz, herşeyi batıdan aldık sanıyoruz ama yanlış!" diye başlamış anlatmaya, yahu belki karşındaki adam tarihçi, belki senden iyi biliyor, nasıl bir satış mantığı bu! bir başkası da "mitoloji düşünmez misiniz?" diye sormuş! pantolon verdik, ceket de alır mısınız?" peh! tamam kitap ticari bi şey, piyasa kuralları vs ama bu iş böyle mi yapılır? kitap okumaya kutsallık atfedip, okuyorum çok özelim, özel muamele isterim gibi bir mızıldanma degil benimki, sakin olalım, kitapları tanımaya çalışalım, karşımızdaki insanın iyi bir okur olabileceğini hesaba katalım, soru sormuyorsa rahat bırakalım da kitaplara baksın güzelce gibi şeyleri kast ediyorum.

agresif satış elemanları dışında bir de tanımadığım bir sürü yazarın imza günü olduğunu gördüm, ona şaşırdım. dövmeli, uzun saçlı genç bir adam vardı mesela, önünde de gençlerden oluşan bir kuyruk, bir de nazlı eray'a benzeyen bir kadın gördüm, sırma diye bir kitap yazmış, onun da önünde acayip kuyruk vardı. bilmediğim başka bir kitap dünyası varmış kardeşim, ben almiyayim, kendi küçük kitap evrenimdeki polisiyeler, çizgi romanlar, arada klasikler, genç yazarlar, bana yeter. daha da gelmem fuara :)

peki bunca laf ettim de neler aldım fuardan, buyrunuz:

korkma ben varım / murat menteş
karanlıkta kahkaha / nabokov
yastıkname / sei şonagon
tesbih taneleri / mıgırdiç margosyan
gümüş domuzların esrarı / lindsey davis
kadıköyü'nün romanı /safiye erol
kadın dedektif julia -çizgi roman
aşçının kitabı / boğos piranyan
kızıl venüs / lindsey davis
torunuma yunan mitleri / jean pierre vernant
herzog / saul bellow
ailem ve öteki hayvanlar / gerald durrell
barmen - suriçi'nden hilton'a yudum yudum istanbul / vefa zat

feliz de cumpleaños señora neolitik!*


aslında yine düşük profilli bir dogum günü geçireyim istiyordum ama dedim haydi yazayım bloga. zati blog çevrelerinde akrep olduğum biliniyor (bir ara burçlarla ilgili hafiften dalgasını geçen yazılar alıntılamıştım bloga, bkz terazinin hüznü kitabı) ,

doğum günümün bu sene haftasonuna denk gelmesine sevinmedim değil, ofiste yapılan kutlamaları sevmiyorum pek, aslında küçük bir yer ama genelde "günaydın-iyi akşamlar"'dan öteye gitmediğimiz insanlarla bir pastanın başında buluşmak sahte geliyor. o yüzden arkadaşlarla küçük kutlamalar yapıyoruz. bu sene erken başladık, şu anda masanın üzerindeki ilk hediyeme bakıyorum: minik bir kurdun kemirdiği yeşil elma şeklindeki saate :) bugün fırtına bey'le kitap fuarı'na gittik, bir sürü kitap aldı bana (peri, senin bahsettiğin bir çizgi roman vardı ya, julia, onun dört maceralık bir cildini aldık, en çok ona sevindim :) yarın bir arkadaşım güzel bir kahvaltı hazırlama sözü verdi. akşama fırtına bey yemek yapıcakmış. annemler belki yine trt fm'den şarkı isterler benim için. pazartesi gecesi dışarı çıkacağız kızlarla. kutlamalar üç gün üç gece sürecek yani :P

internette dogum günü haikusu aradım ama bir şey çıkmadı, onun yerine doğum günüyle ilgili birkaç muzip cümle buldum:

"Genç kalmanın sırrı dürüst yaşamak, yavaş yemek ve yaşınız hakkında yalan söylemektedir." Lucille Ball (Amerikalı aktris)

"Diplomat, bir kadının doğum gününü her zaman hatırlayan yaşını ise asla hatırlamayan kişidir."
Robert Frost (Amerikalı yazar)

"Yaşlılar herşeye inanır; orta yaşlılar herşeyden şüphe eder; gençler herşeyi bilir."
Oscar Wilde (İrlandalı yazar)

Karınızın doğum gününü hatırlamın en iyi yolu, bir kez unutmaktır."
H.V. Prochnow (Amerikalı yazar)

*İspanyolca "Mutlu yıllar Neolitik Hanım"

malum grip


efenim önceleri takılmadım hiç, kuş gribinde de öyle olduydu, pek sık hastalanmam ben -nazar değmesin- domuz gibiyimdir :) nadiren düşerim yataklara felan, ona güvenip, "bana bi şey olmaaaz" diye rahat davranıyordum. meyvemi-sebzemi yiyorum, sporumu yapıyorum, ellerimi de sık sık yıkıyorum diyordum fekat en son çıkan "öpüşmeyin, hastalık şüphesi olanlara bir metreden fazla yaklaşmayın, aman ateşiniz çıkarsa dikkat!" teranelerinden sonra hafif bi kıllandım. ara sıra hapşırırım ben ve mutlaka iki kez, bir kere hapşırdığım görülmemiştir, şimdilerde metroda felan hapşırınca, millet ters ters bakıyor. "valla hasta diyilim" diyesim geliyor her seferinde! hayır tv'de gösterdikleri gibi elime değil de kolumun üzerine hapşırmaya da alıştım, -mendil yoksa tabiy- daha ne yapayım?

geçen bir arkadaşın doğumgününe gittim, nicedir görmediğim, özlediğim insanlar, baktım kimse öpmüyor birbirini. uzaktan hasret gideriliyor iyi mi! gerci gecenin ilerleyen saatlerinde kafalar güzel olunca ehh başlarım gribine diyip "öpüjemm abi" muhabbetine girenler olmadı diyil :) bakıyorum etrafımdaki herkes immuneks'e, c vitaminine başlamış, bu sabah ofiste birinin masasında elektronik termometre görünce hah dedim, şimdi oldu! kendimi acayip trend olmuş bi şeye geç kalmış gibi hissettim (twitter'la ilgili olarak da benzer hisler içindeydim geçtiğimiz haftalarda, herkes bahsediyor, bi ben bilmiyorum, sonra girdim baktım, bi numara yokmuş) dedim ben de ucundan kıyısından bulaşayım şu grip işine, akşam telefonda babama sordum "nasılsınız aman havalar soğudu dikkat edin" diye (eskişehir -3'e düşmüş geceleri, bırr) "iyiyiz valla kızım domuz kovalıyoruz" diye konuya girdi. "hah" dedim "gribi diyosun", "bizi kandırıyolar kızım" diye başladı anlatmaya, geçen gün balığa gitmişler, yavrularıyla bir yaban domuzu ailesi gelip balık tuttukları göletten su içmiş, sonra da hoplaya zıplaya gitmişler. babam hikayeyi "valla hepsi çok sağlıklı görünüyorlardı" diyerek bitirdi :)

sabah eczaneye uğradım, çocukluğumdan beri severek içtiğim kalsiyum sandoz c'den alayım bari diye ama eczacı kadın "kalmadı, depolarda da yok hanımefendi, peynir-ekmek gibi satıyor" deyince, panik oldum, geç kaldım yaa, geç kaldım işte! sonra aslıberry'nin twitter'ında gördüğüm (hakkında atıp tuttuğum twitter'a arada bakıyorum evet, çelişkilerin insanıyım) "iyimserlik bağışıklığı güçlendiriyor" yazısını hatırlayıp biraz yatıştım. c vitamini hezimetinden sonra "yaşasın o yok ama evde bi kutu immuneks var" diye sevindim -insanın gün gelip de nelere sevineceği hiç belli olmuyor sevgili okurlar- şimdi eve giderken bi demet maydonoz alayım diyorum, grip aşısı olun/olmayın haberlerine bakarken yerim şifa niyetine...

Villa Meçhul / Tom Robbins


(..)Tanuki, tilkinin demek istediğini kavrayabilmek için gereken ayıklığa ulaşmaya çalışmak üzere, ölü yaprakların ortasına yattı. Birkaç kar tanesi düşmeye başladı, yavaşça düşüyorlardı, çok yavaş, acele etmeden, Tanuki'nin (ya da herhangi birinin) kendilerini fark etmesini bekliyorlarmış gibi; hayrete kapılan bir seyircinin, ne kadar güzel oldukları ve iki kar tanesinin nasıl da hiç bir zaman birbirine tamamen benzemediği üzerine bir çift laf edebileceği ana kadar oyalanır gibiydiler. Kar taneleri ne zamandan beri kendi tanınmışlıklarına inanıyorlardı diye sormak gerekirdi. (...)

Villa Meçhul - Tom Robbins - Ayrıntı Yayınları

not1: kitaba daha yeni başladım ama hemen ilk sayfalarda çıktı güzel bi şeyler. Daha önce de Robbins'in "Seattle'de yağmur" tasvirlerinden alıntı yapmıştım. Belki bakmak istersiniz:

Henüz kar yok ama kış geldi işte, dize kadar çizmelerim, su geçirmediği için yağmurlu havaların vazgeçilmezi eski mi eski barbour ceketim, kocaman yeşil şemsiyemle bir istanbulludan ziyade ördek avına çıkmaya hazırlanan fekat tazıları ve tüfeği eksik bir anglo-sakson kişisi gibi görünüyorum :)

not2: belki bunu yazmak için erken ama kitabın çevirisi çapaklı gibi sanki.. alıntıda da var mesela, şöyle yazsa daha iyi olmaz mı diyeceğim bir yer ama du bakalım bi bitsin kitap. tom robbins cevirmek de zor iştir, harcamayalım hemencecik.

bugünlerde...




-ilgisini çekmeyen bir konudan ısrarla ısrarla bahseden arkadaşını dinler gibi yapan,

-komik olduğunu hiç düşünmediği ama toplantıdaki başkalarının pek bir neşeyle güldükleri espriye yarım ağız sırıtan;

-yanlış anlaşmaları düzeltmek için yazdığı mesajların hiç iş yaramaması yüzünden yılgınlığa kapılan,

-yaptığı işi bir süredir manasız ve boş bulduğunu lakin bir önceki işine dönmeyi de hiç istemediğini düşünen, bu konuda ne yapacagını bilemeyen,

-bloga "neolitik hanım ömrünü tamamladı, belki bir süre sonra meolitik hanım olarak döner" diye bir cümle yazsam mı diye ciddi ciddi düşünen biri olarak dolanıyorum. ingeborg bachman'ın malina kitabında bir cümlesi vardı, "üzgünüm, bir süredir sizin bildiğiniz kişi olarak var olamıyorum" gibi bir şey diyordu. benzeri hisler içindeyim.

hadi diyorum bi gayret badem'i yaz, temizlik yapılırken nasıl kaçıştığını evin içinde, ya da okuduğun şu berbat romandan bahset (başka birini seviyorum-ömer özgüner) -ki hep olumlu şeyler yazmışlar, gasteci arkadaşı olunca yazar olmak ne güzel!, bugünlerde zırt pırt yapıp bayılarak içtiğin muskatlı balkabağı çorbasını yaz, yeni sezonları başlayan dizilerinden (mentalist, house, californication, canım ailem) bi şeyler yaz, en son izleyip beğendiğin aşkın 500 günü filminden alıntılar yap. olmuyor.

not1: yazıyı bitirip biraz idefiks'te dolanayım dedim aa bi baktım murat menteş'in yeni romanı çıkıyormuş. dublörün dilemması romanını pek severim, bu blogun ilk zamanlarında da bahsetmiş idim (halid sevmiyordu menteş'i, bi de flaubert'i, o kadar da sevmediği adamlardan bahsediyorum, bi ses vermiyor :) şimdi yeni romanını görünce keyfim yerine geldi, yok meolitik hanım felan, arada böyle mızıldanıp, yazmaya devam ederim ben ehehe

not2: metin bey siz murat menteş seviyordunuz diy mi?

not3: buyrun murat menteş'in yeni kitabı "korkma ben varım"

http://www.idefix.com/kitap/korkma-ben-varim-murat-mentes/tanim.asp?sid=XEM1LEUMUB0BLKF0BHG0

sonbahar haiku'ları

Dağda batan güneş
Sonbahar yapraklarının
Kızılını çalıyor sanki.

Taniguçi Buson

İnce bir sis içinde,
Rahibin süpürdüğü
Gölgesi sonbahar yapraklarının.

Sugita Hisajo

Çeviri: Bengisu Özsoy

1. resim: Franklin Carmichael
2. resim: Kandinsky

kısa

- karanlıktakiler'i izledim, "çağan ırmak filmlerinde baba izleği" başlıklı bir makale yazasım var ama üşeniyorum. filmde pek bi şey olmuyor (özellikle ilk yarıda), sinemada izlenmese de olur. bir de kadının neden öyle olduğuna ilişkin açıklamayla demeye çalıştığı şeyden hoşlanmadım. ayrıntılı yazamıyorum, yeni film, giden var, gitmeyen var, gidecek olan var. bi vakit gecsin daha açık yazarım demek istediğimi.

- saçlarımı açık kahveye yakın bir renge boyattım, epey koyulaşmış, yüzüme sert bir ifade verir olmustu, aynada başka birini gördüm sanki yeni renkle birlikte. çok memnun kaldım, ahali de begendi.

- birkaç hafta önce sol bacağı kırık bir halde ofise kendini zor atan ofis kedisi uzun bacak, zor bir ameliyat (onun da koluna birtakım çiviler takıldı) sonrası evine döndü. şimdilik pek üzerine basamıyor ama evine döndüğü için çok mutlu, sol bacağı komple traş etmişler, bir kolu olmayan kazaklar var ya, onlardan giymiş duruyordu ilk geldiğinde :) tüyleri şimdi uzadı biraz.

- gecen hafta ankara'daydım iki günlüğüne, sıkıcı ötesi toplantıyla ilgili söyleyecek bi sey yok, yalnz ankaralı arkadaşlar bizi eat'n joy diye şahane bir yere yemege götürdüler, onu yazayım, yolu düşen olursa mutlaka gitsin. gaziosmanpaşa'da, yüksek tavanlı bir mekan, yemekler nefis, bir de sunumda çok özenliler. çayı, ince belli bardakla, içinde bir minik tabak akide şekeri, minik kurabiyeler ve gerçek çiçekler bulunan bir vazonun olduğu tepsiyle getiriyorlar. türk kahvesi tepsisi de öyle bi-iki tane diyil, bi şekerlik dolusu lokumla geliyor. ha hepsini yiyemiyorsun ama olsun, gözü doyuyor insanın.

- ofiste yazdım bunları, artık cıkmam lazım, rüzgar başladı, bazı vapurlar iptal olmuş, tam da karşıya geçmem gereken günde, hayırlısı...