rüya



büyük, cam bir binadan telaşla içeri girmek üzereyken kapının önünde bi şeyler satan kadını görüyorum, öyle sessizce oturuyor, seslenerek değil üzgün bakışlarıyla satış yapmaya çalışır bir hali var. "ne kadar" diyorum "o beyaz kurdeleler", önündeki sepeti göstererek, fiyatını söylüyor, "tamam" diyorum, "alıcam, saçıma takarım," biraz kesip veriyor. uyanıyorum...

not: bu ara twitter tadında yazıyorum (hani şu en fazla 144 karakterle kendinizden haberler verdiğiniz blogumsu site). pek iyi degil ruh halim, geçer yakında inşallah.. "haller değişir" derdi sevdiğim biri, haller değişir...

bi öyle, bi böyle...*


sunu (ya da bir parça matematik)
s. 10-11.
Birhan Keskin

Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim. Her gün bir kez dışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm, her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim. Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım. Her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım. Her gün bir kez "neredeyim" diye sordum kendime. Her gün bir kuzey kışı indi içime. Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım. Bir kez öfkelendim her gün bir kez sordum kendime neden bu kadar bağlandın. Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm. Belki de her şey. Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda. Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım. Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım. Her gün hiçbir şeyi anlamadığımı düşündüm, her gün her şeyi anladığımı düşündüm. Güvercinleri yolculadım. Her gün, günlere dayanamadığımı düşündüm. Kitapları alt alta dergileri kıvırarak yan yana dizdim. Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü. Gördüğüm her "cümle" bana bir bıçak gibi battı, anlamadım. Her gün bir taş parçası söktüm içimden. Her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım. Her gün, gün bitiyor gece bitmiyor dedim. Her gün işlerin beni avutmadığını gördüm. Ayrılık günlerini sonradan niçin sisli bir perde gibi hatırlarız diye sordum. Öfkeni unutma dedim kendime her gün, unutursan düşersin dedim. Her gün en az bir saati ayakta durmaya, dimdik durmaya ayırdım. Her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimden geçirdim. Her gün ömür sözcüğü kömür gibi tınladı içimde. Her gün sana içimden bir kez "sevgilim" diye seslendim. Her gün sana bir kez "zalim" diye seslendim. Her gün, yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm. Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim. Her gün "âh" ettim bir kere, bir kere o âh'ı geri aldım. Her gün "yol arkadaşım" dedim, kahırla kapladım sözlerimi. Her gün acını tattım. Her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime. Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm. Her gün bir kilidi açmaya çalıştım. Başka bir şey vardı, başka bir şey; ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim. Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan. Dünyanın merkezi sendin her gün ben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara. Karrrrrrrrrraaaaaaaaaaaaaa.

*şu çöl mevsiminde bi açıp bi kapayan bahar havası misali ruh halim... çok sevdiğim ve nicedir kitaplarını karıştırmadığım birhan keskin'i okumak iyi geliyor bu akşam.
bu ara çok ayrılık haberi alan neo

sonunda iyi haber :)

pek fazla kişisel mevzular olmuyor bu sayfada, kırk yılda bir yazıyorum, sevgilimdi, arkadaşımdı vs. ama bunu yazmam lazım, içim içime sığmıyor ve de omzumdan büyük bir yük kalktı. çok sevdiğim bir arkadaşım az önce bir-buçuk aydır beklediği(miz) iyi haberi aldı. iyi olmasını umuyorduk ama öğrenene kadar çok gerildik, sonunda telefon çaldı, bir cümleyle haber verildi ve gözyaşlarımız süzülmeye başladı. bir-kaç dakika önce başlayan yağmurla birlikte geldi iyi haber... sarıldık, ağladık, tekrar sarıldık, sevinç gözyaşı dökmek çok acayip bi şey, içinde acı da var ama ferahlık da. öyle işte, mutluyum ben bugün çok, mutluyuz :)

istanbul gezi rehberi misin be neo!


ablam ve iki yegenim istanbul'dalar, epey aradan sonra dolu dolu bir istanbul gezi programı yaptım kendilerine, nefes aldırmıyorum! büyük yeğen ergenliğin nispeten sevimli çağlarında, -geçen gelişinde evden cıkaramamıstık-, şimdi "hadi istiklal'e çıkalım" diyorum, hoop parmak arası terlikleri geçirip hazırlanıveriyor (genç kuşak erkeklerde parmak arası terlik ve de bileğe takılan birtakım deri şeyler pek modaymış, onu gördüm). ufak yeğen de zaten gezmeye abisinden daha hevesli, onu da topaçtı, toptu, birtakım başka ıvır zıvırlarla kandırıp yola koyuluyoruz. ha bi de boğazına düşkün maşallah, "dondurma yeriz, bak kokoreçciden geçicez" demek de hayli etkili oluyor.

1. gün:

istanbul modern'de sanata aç ruhların doyurulması -daha çok ablamın isteği tabii müze, ama oğlanlar da ilgiyle dolaştılar.

müzenin kafe'sinde denize karşı limonatayla bir mola (soğuk değillerdi yalnız, büyük ayıp!)

tramvayla tophane'den eminönü'ne geçiş, önce bizim yerli turistler için yeni cami önü + güvercin besleme ritüeli, fotoğraf çekilme, sonra kısa bir çiçek pazarı turu, tahtakale'den ıvır-zıvır alışverişi (ablamı da fileci yaptım bu arada), ve artık acıkan ahaliye hamdi restoranın püfür püfür esen süper manzaralı terasında bir yemek molası.

yemek sonrası yürüyüş olsun diyerek, köprü'den tünel'e çıkış, tabii yine istanbul manzarası önünde fotoğraf çekilme, tünel'den istiklal'i boylu boyunca yürüyüş ve artık yorulmaya başladık diye mızıldanan çocukları, "az kaldı, gümüşsuyu şu tepenin ardında" diyerek iyice gıcık ediş :)


2. gün

istikamet miniaturk diyerek yola çıkış, taksim'den kalktığı ve önünden geçtiği iddia edilen otobüsün gelmeyişi üzerine taksiyle hasköy'e gidiş. ilk anda koca sultanahmet caminin yanında duran adama, sonra yine camiye, yine adama bakış ve zihnin büyüklük algısının alt üst oluşu! neyse, giderek gözün alışması, ve de parkın tadını çıkarılması, her minyatürün önünde sesli bilgi veren cihazı çalıştıran küçük yeğen yüzünden kafamızın şişmeye başlaması, bolca rastladığımız kertenkelelerin bir türlü fotoğrafını çekemeyişimiz ve son olarak masal anlatan sihirli ağaçla yaşadığımız psychedelic tecrübe: bir lira atınca ağacın gövdesi dile gelip, masal anlatmaya başlıyor, gözler fır dönüyor, yanaklar titriyor ve sonunda kendi masalıyla uykuya dalıyor. tebrikler büyükşehir diyorum, gerçekten etkileyici :) ha bizim ufaklıktan çok, ben etkilendim bu arada, zaten çocuklar artık hiçbir şeye şaşırmıyorlar, ya da bizimkiler böyle, sanki reenkarne olmuşlar ve bir önceki hayatlarında şaşılacak, merak edilecek ne varsa hepsini yalayıp yutmuşlar! "aa bakın yunus!" dedim bi kere vapurda gecerken, "hı, hı gördük" dedilerdi yahu!

neyse, miniatürk'ten beyoğlu balık pazarı'na geçiş, kokoreçleri mideye indiriş -ben sevmem, ama bizimkiler bayıldı- ordan hadi hemen şurası, istiklal'e gelen turist, illa ki st antuan kilisesine gider diyerek tünel'e doğru yürüyüş, mum yakma ve tabii ki yine fotoğraf çekilme faslı.

akşam evde sıcak basması sonucu, hadi dolmabahçe'ye inelim diyerek yine yollara düşüş, deniz kenarında çay-kahve faslı ve eve dönüş.

3. gün

ablamın her istanbul'a gelişinde yapıldığı üzere beşiktaş pazarına gidiş, daha pazara varmadan, alışverişe gark oluş: büyük yeğene che tişörtü (hey yarebbim, kim olduğunu da okuyup öğrenmesini tavsiye edicektim ama öğreten teyze moduna girmeyeyim dedim üç günde, bir ara okusun diye bi seyler vermeli), ufaklığa top, ablama terlik vs.

pazar dönüşü, bu aralar favori mekanlarımdan kırkpınar köftecisinde öğle yemeği arası, "şişman köfte"nin ve anneanne usülü patates kızartmalarının hastasıyım, bizimkiler de pek begendi.

beşiktaş'tan sonra istikamet ortaköy, tabii yine o meşhur istanbul manzarası önünde fotoğraf çekilme, kafelerden birinde bu sefer buzlu çay molası, incik boncukculardan topaçtı, buzdolabı mıknatısıydı vs. alışverişi.

4. gün

pazar sabahı geç bir kahvaltı, sonrasında sandviçlerle hazırlanan hafif bir piknik sepeti, ver elini yıldız korusu. havanın yağdı yağacak olması nedeniyle tenhalığıyla bizi şaşırtan parkta çimenlerin üzerine seriliş, yakındaki bir ağaçta koca kızıl kuyruklu bir sincabı fark ediş, bir ara küçük bir ayı büyüklüğündeki siyah köpeğin burnumuzun dibine sokulmasıyla yaşadığımız heyecan ve yağmur bastırmadan eve dönelim diye kalkışımız lakin yağmurun bir türlü yağmaması.

böyle işte, yazarken yoruldum, daha adalar ve kadıköy'de çiya seferi planlarımız var. böyle bir tempoya alışık değil tabiy bizimkiler, ama oturmaya mı geldiler kuzum!

not: badem de pek mutlu bu ara, çocukları sevdi, özellikle büyük yeğene yanaşıp sevdiriyor kendini, ablam da şişmanlığına hayretler içinde, bu nasıl kedi, kuzu gibi diye.

fotoğraf da abisi tarafından değüşük bir çerçeve anlayışıyla çekilen ufaklığa ait :)

mim: siz hangi kitabı okuduğunu gördüğünüz bir adamla/kadınla tanışmayı isterdiniz?

endişeli peri sayfasında şahane bir mim başlatmış (http://endiseliperi.blogspot.com/2009/06/mim.html), ben de hemen atladım. baktım çok uzun oldu, yorumlar yerine buraya koyayım dedim.

"murakami'ye ve kedilere bayılırım"

gecen yaz, -yok ondan önceki galiba- emirgan otobüsündeydim. "uykuda sevilen kızlar" kitabı vardı elimde, varlık yayınlarından, eski, küçük bir kitap. biraz ötede de bir grup genç -üniversiteliydiler diye tahmin ediyorum- bir elimle tutunuyor, bir elimle de ara sıra sarsılan otobüste kitabı okumaya çalışıyordum. gençlerden biri yaklaşıp, "kitaba bakabilir miyim" dedi, ben şaşırdım ama duraksamadan, "tabii" deyip verdim, aldı, birkaç sayfasını çevirdi, sonra da "neden bahsediyor, güzel mi" diye sordu, ben de "güzel" dedim, "yaşlı bir adamla genç bir kızın ilişkisini anlatıyor". "hmm" dedi, sonra da diyecek bi şey bulamadı, ben "ee" der gibi yüzüne bakınca, kitabı geri verip teşekkür ederek arkadaşlarının yanına döndü. üzerinde durmadım pek ama sonradan düşündüm, kitabın ismi gerçekten ilgisini çektiğinden mi geldi, sordu, yoksa arkadaslarıyla, "kitap okuyan kızla kim konuşcak eheh" diye bir bahis mi söz konusuydu, bilemedim.

bir de yıllar önce elimde murat belge'nin istanbul gezi rehberi varken, yaşlıca bir bey, "küçük hanım okuduğunuz kitaba bakabilir miyim" diye sormuş, sonra da "ahh nerde o eski istanbul!" konulu uzun bir monologa girişmişti :)

neyse uzatmayayım, peri de demiş ya dostoyevski seven biri kolay tanışmaya, konuşmaya teşne midir diye, ben de mesela tolstoy okuyan birini müthiş merak ederim ama "amanin klasiklerden birini okuyor, ciddi, mesafeli biri olmasın" diye düşünür, biraz çekinirim. anna karenina okuyorsa farklı tabiy, o zaman tutkulu ve gizemli biri olma potansiyeli yüksek diye geçebilir içimden, ama savaş ve barış ya da diriliş'i okuyorsa, koşarak uzaklaşırım dermişim :p

douglas adams'ın otostopçu'nun galaksi rehberi'ni okuyorsa kesin neşeli biridir, sarkastik ve de zeki olma ihtimali de yüksek diye düşünür, "marvin çok tatlı değil mi?" diye direkt mevzuya girme cesareti bile bulabilirim :)

polisiye okuyorsa (simenon olur, lawrence block olur, sue grafton olur -gerçi onu benden başka seven var mı bilemedim -) cesaretimi toplamam kolay olur. önümüzde saatler sürecek bir tren yolculuğu varsa mesela, kitabın kapağına gözümü dikip dikkatini çeker, "boşuna okumayın, katil uşak" kötü esprisiyle bir sohbet başlatıveririm, ha sürer mi onu bilmiyorum ehehe :)

murakami okuyan birini görürsem kesin telaşa kapılırım, elim ayağım birbirine dolanır. metroda gördüm diyelim, iyi yemek yapıp yapmadığını, ne tür müzik dinlediğini düşünmeye başlar, birkaç durak sonra ineceğini bilerek karalar bağlarım. oturduğum yerde, benden önce inerse, kapılar kapanmadan son anda inip, peşinden koştuğumu, "murakami'ye ve de kedilere bayılırım, saçma bi durum ama bunu söylemek istedim" deyip kaçtığımı, bu tuhaf olayın da murakami okuyan birinin hoşuna gideceğini düşünür, gülümserim.

off çok uzun yazdım, yerli yazarlara da sıra gelmedi, tanpınar, orhan pamuk, sadık yemni, sezgin kaymaz okuyanlar için de planlarım var idi. neyse :)

not: mim olayı pek sarmazdı beni ama bu süper bir fikirdi periciğim, çok yaşa sen :)

bir not daha: mim geleneği acemisi olarak topu birilerine atmam gerektiğini unutmusum, ben de buraya uğrayan herkes yazsın isterim ama özellikle simon'dan pek hoş kitap/tanışma hikayeleri çıkabilir diyorum, halid'e de atılabilir top ama kendisi aşırı cool bir insan, lütfedip yazar mı aceba? ;)

isterdim..


karnesini almış, önünde sonsuzluk kadar uzun bir yaz tatili uzanan bir çocuk olmak isterdim. karne hediyesi kırmızı bisikleti üzerinde hiç üşenmeden zırt pırt çarşıya gidecek, hava kararana kadar sokakları turlayacak, yokuştan aşağı frene basmadan inerken yüreği ağzına gelecek ama çok da eğlenecek kaygısız bir çocuk..

önce anneanne ve dedeyi ziyaretle, sonra deniz kenarında bir-iki haftayla geçecek yaz mevsiminin başında bir çocuk. tabii bir sürü de okuyacak yeni kitabı olan: gizli yediler, afacan beşler, ökkeş serileri, iki sene okul tatili vs.

biraz azar, biraz ısrarla yatırıldığı öğle uykularından tatlı bir mahmurlukla uyanıp, elinde kurabiyeyle pencereden sokağa bakarken, o uyurken bir sürü eğlenceli şeyin olup bittiğini, sokakta oynamaya devam eden çocukların onsuz müthiş eğlenceli saatler geçirdiğini düşünüp, içi sızlayacak bir çocuk...

kısacası şimdiki halimden uzakta bir yerde, tanıdık ve güvenli bir noktada olmak isterdim.

fotoğraf: katie morton

yaz başlarken


Yaz Yağmuru ve İrade*

Beklenmedik bir gürültüyle irkilince, gece boyu camları kırbaçlayan hırçınlığıyla rüyama eziyet eden yağmurun fırtınaya dönüşeceğini anladım. Gözlerimi rüyanın ürkütücü karanlığından kurtarıp, odanın loş aydınlığında yavaşça yatağın içinde doğrulup bana uzun gelen bir süre sessizce oturdum. Çürümüş ahşap doğramalardan içeriye süzülen damlaların yeknesak ritmini dinlerken bildiğim tek “yaz yağmuru” hikayesini düşünüyordum. Bir de eskiden yaz yağmurlarının sanki biraz daha uysal mizaçlı olduğunu…

Uykuya devam etmek istediğim halde nedense, ikindi uykusundan dondurma vaadiyle uyandırılan çocuk sevinciyle kalkıp evin içinde dolaşmaya başladım. Çay demlemek için mutfağa doğru giderken gözümün önüne, yaz bahçesine veda eden son güllerin yanında, masum bakışlarla etrafı seyreden ıslak elbiseli kadın geldi. Tanpınar’ın o meşhur, çarpıcı hikayesindeki kadının sesini işitir gibi oldum; soluk çehreli, “hayal kadın”, Tanpınar’ın derin ve gösterişli cümleleriyle konuşuyordu: Çocukluğumdan beri yaz yağmurunu severim. Nedense birden iradesizleşir, her defasında bahçede iyice ıslanayım diye düşünürdüm. Her şey o kadar değişik oluyor ki…”

(…) Çaydanlık tıkırtısına acı bir sigaranın eşlik etme fikri kışkırtınca, sabahın o ıssız saatinde hiç adetim olmadığı halde günün ilk sigarasını yakıverdim. Mavimsi duman, tavana doğru halka halka yükselirken cümlede kastedilen “iradesizliğin” ne kadar zararsız, masum ve şefkatli olduğunu düşünüyorum. “Kimse öyle birdenbire iradesizleşmiyor artık” diye söyleniyordum bir yandan da… Geceden kalan rüyanın ağırlığını güne taşıyan ihtiyarlar gibiydim, epeyce huzurlu, biraz mutsuz… Sonra hikayede yalanlarla yaşayan o kadının sesiyle, “Eşyada mukavemet yok, kadın olan evde bu kadar uysallık olmaz” deyip güldüm kendi kendime. Pencereyi açıp yaz yağmurunun insanı hafifleten serinliğini yüzümde hissedince keyiflendim. O an, uçuşan düşüncelerime eşlik eden yekpara bir günüm olsun istedim, sadece bana ait, sokaklarda ıslak bir kedi yavrusu gibi dolaşabileceğim “iradesiz” bir zamanın muğlak bir parçası olmayı diledim.
(…)


Yasemin Mürekkebiyle – Esra Yalazan
Helikopter Yayınları


***************

en son okuduğum “Yasemin Mürekkebiyle” kitabından bir alıntı. Pek yazasım yok bu ara, sayfanın eski kalmasına da gönül razı değil, yazla ilgili bir şeyler olsun istedim sayfada.

bugün Kuzey Yarıkürede yazın başlangıcı sayılan 21 Haziran,yılın en uzun günü… çok eski zamanlardan beri pek çok kültürde kutlanırmış 21 Haziran (bir yerde neolitik çağdan beri bile demiş, o kadar eski) çocuklar, gençler, nehirlerde yıkanır, kocaman ateşler yakılırmış. Şimdi de özellikle Kuzey’deki ülkelerde şenlikler yapılıyor imiş. Neden bilmem, öteden beri önemserim yılın en uzun gününü (önceki hayatımda bir isveçli köylü müydüm neydim :) illa ki hatırlatırım etrafımdakilere, “bugün yılın en uzun günü” diye. Özel bir şeyler olmasını da umuyorum belki gizli gizli, bilemedim.

Neyse, önümüzde uzuun bir yaz var, güzel anılar kalır inşallah…

Not: Fotoğraf İsveç'ten. Mayıs sonundan Ağustos başına kadar görülen geceyarısı güneşi...