Kuzey notlarına devam.../ II


İki günlük toplantı ve de şato sefası salı günü öğleden sonra bitti. o gün şehirde biraz vakit geçirmek üzere arkadaşımın hafta sonlarında kaldığı stockholm’deki bir apartman dairesine geçtik. “fazla bi sey beklemeyin, sadece uyumak ve duş almak için kullanılan bir yer” demisti, hakkaten öyle çıktı. 70’lerden izler taşıyan eski ikea mobilyaları, bir köşede duran pikaplı müzik seti ve de küçük mutfağıyla sevimli, sıcak bir yerdi. evin bir kösesinde geçmiş yıllara ait Stockholm telefon rehberleri vardı, rehberleri görünce “gördüğüm en son telefon rehberi sanırım eskişehir’e aitti” diye düşündüm. Salı aksamı eve gec varınca, sehre inmekten vazgectik, gelirken markete ugrayıp aldıgımız krem peynir, meyve ve kutup ekmeği (polarbröd) ile hafif bir seyler yiyip, eski şarkılar çalan bir radyo istasyonunu dinledik. aslında sehir merkezi metroyla onbes dakika uzakliktaydi ama hava kararınca insan evin sıcaklıgını kolay kolay bırakamıyor.

Kutup ekmegi deyip durduğum şey, şekil itibarıyla bizim dönercilerde falan verilen yuvarlak pidelere benziyor ama tadının ve yumuşaklığının pideyle ilgisi yok. Ecnebilerin hem tuzlu hem şekerli yiyecekleri vardır ya, onlardan. Recelle yersen tatlı gibi algılıyor damak, peynirle yersen tuzlu. Sanki köpükten yapılmış gibi kolayca parcalanıyor, beşli paketler halinde satılıyor. Ekmekci kız tarifini sormus, internette bir sitede buldum ama galiba taş fırında pişmesi gerekiyormus. Bakmak isterseniz tarifi şu sitede:

http://commercial-archive.com/node/141851


Carsamba sabahı şehri gündüz gözüyle görmek üzere gunes dogar dogmaz yola çıktık. Topu topu altı saat vaktimiz vardı gün batmadan önce. Önce metroyla merkez istasyona gidip (“Hötorget” gibi komik isimli istasyonlarda geçtik bu arada :) oradan yürüyerek gamla stan’a gectik. Ortacag mimarisini yansıtan dar sokaklardan noel vesilesiyle kurulan pazarın bulunduğu bir meydana çıktık. kilisenin hemen önündeki pazarda tarcınla ve sekerle kavrulmus fıstıkların, bademlerin nefis kokusu eşliğinde minik tezgahları dolaştık. el yapımı sabunların, mumların, ahşap oyuncaklar gibi ıvır zıvırların bulunduğu pazarda 2 krona cekilis yapıp oyuncak kazanabildiğiniz bir tezgaha ugradık. iki denemede de isvecce “tekrar deneyin” yazdıgını tahmin ettiğimiz bir sey cıktı :)

gamla stan’da hediyelik esyalar satan şirin dukkanlara girip çıktık. en cok, sakalli, kukuletalı minik cin figurleri; renk renk boyanmıs, boy boy tahta atlar; Viking gemileri, migferleri; uzun coraplı kız Pippi’nin kuklaları ve tabii ki de noel baba figürleri gözüme çarptı. Dükkanlar saat onbire dogru falan acıldı, sabahın erken saatlerinde çoğu kapalıydı. bir dükkandaki oyuncaklar dikkatimizi çekti, içeri girmek istediğimizde açık olup olmadıgından emin olamadık, kapıda tereddut ederken icerden yaslıca bir hanım gelip isteksiz bi sekilde kapıyı actı ve “bakın ama karıstırmayın” diyerek bizi bi zahmet iceri buyur etti. arkamızdan Amerikalı bir grup da dükkana girerken aynı uyarıyı aldı. “Zaten onbirde açıyor yedide kapıyorsunuz, ticaret yapmaya niyetiniz yok niye dükkan açıyosunuz yahu” diye söylenerek ve de hiçbir şeye dokunmadan çıktık ordan.

eski şehir’e dogru giderken köprülerin üzerinde balık tutan bir-iki kişiye rastladık. Sehrin ortasında balık tutulan bi İstanbul var sanıyordum ama yanılmısım. sokaklarda işe giden isveclilerin (bu arada isvecliler genel olarak siyah giyiniyorlar, renkli bir seyler giyene nadiren rastlıyorsunuz) yanı sıra şehri gezmeye gelmiş öğrenci grupları ve tabii ki de Japon turistler vardı. kraliyet sarayı, parlamento binaları gördüğüm diğer Avrupa şehirlerindeki gibi iddialı değildi. geceleri öyle ışıl ışıl bi durum yoktu pek.. en ışıklı şey, tur teknelerinin kalktığı limandaki noel agacıydı.

nils ve ucan kazlar, isvec polisiyeleri...

Eski sehir’den limana ordan da sehrin ticaret merkezine dogru yürürken bir kitapcıya da ugradık. orada idrak ettim ki benim bu cocukken bayılarak izledigim nils ve ucan kazlar cizgi filmi meger isvec edebiyatından uyarlanmış. selma lagerlof adını hatırlayanınız var mı bilmem ama bu guzel hikayenin yazarı isvecli bu hanımmıs. yalnız cocuk kitapları bölümünde degil yetişkinlere yönelik kitapların bulunduğu raflarda da bu hikayenin çeşitli baskılarıyla karşılaştım. Ve daha da ilginci 20 kronluk banknotların uzerinde de ucan kazlarla nils’in ve de yazarının resmi vardı. Ulusal kahramanlar hep savaş kazananlardan çıkacak diye bir sey yok ya, edebiyatın, sinemanın, müziğin başarılı isimleri olur tabii diye düşünürken, ordan Orhan pamuk’a ve Nobel ödülüne doğru zincirleme çağrışımlar gelişti zihnimde... neyse, mesaj kaygılı bir yazı diyil bu, kuzeyi anlatmaya devam...




Kitapcıda o çok sevdigim isvec polisiyelerinin orijinalleriyle karşılaşınca gurbet ellerde bir tanıdığa rastlamış gibi sevindim :) İsveçli çift Sjöwall ile Wahlöö'nün yarattığı polis memuru Martin Beck karakterinin Gülen Polis, Kanaldaki Ölü gibi maceraları cicili bicili kapaklarıyla sıra sıra duruyordu raflarda.. (Radikal’in kitap ekinde bu seriyle ilgili güzel bir yazı var bu linkte)

H&M çılgınlığı
Avrupa kentlerine seyahatlerimizde bir fırsatı bulup mutlaka uğradığımız H&M konfeksiyon zinciri meğer isvec kökenli diyil miymiş? bunu görmek icin stockholm’un magazalar caddesi uzerinde birkac adım atmanız yeterli, bir avuc alan icerisinde tam bes tane magazası vardı. terkos pasajı ya da beyoğlu alışveriş merkezinden alışveriş edenler bilir, bu marka üretimlerini esas olarak Türkiye’de yapar, zaman zaman ona üretilen giysilerden ihracat fazlası satış yapan yerlere düşer ama hala kendi mağazasını açmamıstır. Üst baş almaya meraklı genç hanımlar arasında zaman zaman “H&M türkiye’ye geliyordu, neden hala gelmedi” diye muhabbetler yapılır. Hem ucuz hem de guzel tasarımları vardır bu markanın, biz de hazır gelmisken stockholm’de rastladığımız magazalarını dolaşıp, ufak tefek bi seyler aldık...

Turistik gezi, alışveriş turu derken saat ikiyi buldu, hava hafiften kararırken bi kafede yemek ve cay molası verdik. cay konusunda pek zorluk cekmedik, poset cay falan diyil bayag bildigimiz demleme cay vardı. yalnız earl grey ya da meyve aromalı iki secenek arasından secim yapmak gerekiyordu, olsun o kadar. Yiyecek konusunda son derece secici arkadasım yuzunden sehir merkezinde pek öyle anlatmaya deger yemek maceramız olamadı ne yazık ki, İtalyan peynirli sıcak sandvicler ve patates kızartmalarıyla gecti o oglen ve aksam öğünleri.

O kısıtlı zaman icinde müze namına bir tek kültür merkezi içinde bulunan ortacag muzesini dolasabildim. 1200’lerdeki Stockholm’ün bir modeli, haritalar, el yazmaları vs vardı, yayınlar bölümünde “kendi ortaçağ kıyafetinizi/ayakkabınızı nasıl yaparsınız” türü kitaplar ilgimi çekti.

Sehir merkezinde, tarihi 1910’lara kadar giden NK adlı ünlü bir magazanın noel icin süslenmiş vitrinleri önünde epeyce bir vakit gecirdik. Vitrinin önü bizim gibi hayran hayran bakanlar yüzünden epey kalabalıktı. Flickr’a koydum bu vitrinlerin fotoğrafını, o renkli karelere bakarken fonda neşeli yılbaşı şarkılarının oldugunu hayal edin :)

Sokaklarda gezerken agaclara asili kucuk kucuk torbalar dikkatimi çekti, hemen “araştırmacı gezgin blogcu” kimliğimle yakından bakayım diyerek yanaştım ki iclerinde kuşlar yesin diye konmuş yemler oldugunu gördüm. Malum karlı bir memleket, karla kaplanınca kuşcayızlar aç kalmasın diye tedbiri simdiden almıs kuzeyin sıcak yürekli insanları ahh :)

Sokakları biraz daha turlama, limandan şehre son bi kez bakma faslından sonra Kültür Merkezinin tepesindeki panorama kafe’de aksam yemegi molası verip yorgun argın eve döndük. noel zamanı yaklaştığından evlerin ve apartman dairelerinin hemen hemen hepsinde ya yedi mumlu şamdanlar ya da kırmızı, sarı yıldız şeklinde kağıt lambalardan asılıydı. O uzun süren karanlık içinde onları görmek, herkesin katıldığı bu geleneğin şahidi olmak kuzeyde bir yabancı olarak bana iyi geldi. Hatta eve dönünce ben de asayım pencereye bir ışık diye heveslendim ama sacma tabiy, herkesin penceresinde olmadıktan sonra o etkiyi yaratmaz ki!

Stockholm’deki son aksamımız aldıgımız ıvır zıvırları bavullara sığdırmaya çalışmakla geçti, sabah evden çıkarken bizi iki gün ağırlayan mütevazı dairenin fotograflarını çektim, apartmanın kapısı önünde meraklı gözlerle bizi izleyen beyaz kediye hoşcakal deyip son bir kez bizi merkez istasyona götürecek metroya doğru yürüdüm. yine yollarda pek kimse yoktu, günün değişik saatlerinde, farklı mevsimlerde Avrupa kentlerinden gectim, parkların yanından yürüdüm, londra’yı ve roma’yı bunun dısında tutarsam benim gözümde avrupa’nın simgesi boş banklardır aziz karilerim :) stockholm’de de durum farklı degildi, tamam kıştı diycem ama baharını da biliyorum ben bunların, evden cıkmıyor bu adamlar ya da sayıları çok az, çıksalar da anlasılmıyor. bilemedim :)

not: stockholm fotograflarına yandaki foto baslıgının altındaki yeni fotograflar linkinden ulasabilirsiniz. bazı fotografların altında küçük notlar var, bu yazıda atladıgım birkac mevzuu ile alakalı...

8 yorum:

Ağaçkakan dedi ki...

Ne kadar güzel anlatmışsınız İsveç'i. Gidesim geldi. Eski bir şatodan bozma bir otelde kalmak en eski hayallerimin gerçekleşmesi olurdu benim adıma. Hele kar... Hasret kaldık. Korkuyorum, kızlarım lapa lapa yağan karı hiç göremeyecek diye, Antalyalı kuzenlerime gülerdim oysa ki...
Tadı damağımda kaldığından eski yazılarınıza da bir göz gezdirdim. Ne çok ortak hatıramız varmış: İhsan Oktay Anar ve Tom Robbins yazılarınıza yorum yapmıştım zaten daha önce, Gizli Yediler, Afacan Beşler, Pino'nun sosis tavası, Karakedi'nin bozası... Lalezar'ı atlamışım, ilk fırsatta deneyeceğem petiförü.
Sevgiler...

kişisel depresyon anları dedi ki...

İsveç bir başka büyüdü gözümde şu kelimelerden sonra içime sıkışan acıyı depreştirdi. :) Ne desem vakti zamanında İsveçli kız arkadaşım beni oraya götürmemişti sırf şu esmer meselesi yüzünden. Ben her ne kadar "hadi canım çok yakışıklı bir insan diilim ki" gitsek ne olacak desem de... Suratını buruşturup bakardı...
Neyse eski defterleri aralamamak lazım... :)

elektra dedi ki...

bir kaç gündür dar zamanlarda girip maillerime bakmak, kısa blog turları atmak kadar ilgilendim internetle. iki gündür, gördüğüm ama okumaya vakit bulamadığım kuzey'in neolitiği yazı dizini okumak için vakit aradım. veee nihayet demin hakettiği geniş zamanda yazı dizini bitirip üstüne bir de fotoğraf sergini gezdim. tam tahmin ettiğim gibi geçti vaktim: süperr:) en çok birinci bölümdeki sosyal yaşam ve olanaklar kısmında bir kez daha dönüp hakan'a 'tolga bizi oraya aldıramaz mı '( tolga oranın vatandaşlığına geçen kuzen) diyecek kadar imrendim yine insana yakışır bu düzene. ah uleen ah, sen dünyanın en güzel coğrafyasına konuşlan da, gözün yine de bu elin soğuk ışıksız küçücük kasabamsılarında kalsın. bize ah çektirenler utansın:(( ama yazı çok güzeldi. ellerine sağlık ve hoşgeldin:)

ekmekcikiz dedi ki...

Neocuğum,

Tarifi aldım, umarım altından kalkar, beceririm. Yapana dek müsade istiyorum, diğer konularda o vakit yazacağım.

Teşekkür ederim.

:)

ekmekcikiz dedi ki...

Sağ kolondaki Norman Rockwell elinden çıkma Noel Baba'yı görünce söyleyeyim, dedim: Bu seneki ajandamın her bir haftaya ait sayfasının yanındaki diğer sayfada Onun bir eseri var.
Hepsine şimdiden tek tek baktım; çok hoş!
:))

neolitik hanım dedi ki...

ağaçkakan,

dediğim gibi kar sadece bir gece biraz atıştırdı, şöyle lapa

lapa yağmasını ben de çok isterdim. eskişehir'de yağmış geçen

haftalarda ama tutmamış sanırım. annemlerden haber bekliyorum,

kar var burda desinler, trene atlayıp gideceğim valla..

petiförü deneyen bağımlısı oluyor, söyliyim :)

sevgiler

***

depresyon (kısaca böyle diyim dedim :)

eski defterleri aralamak risklidir, insana sonradan pişman olunacak şeyler yaptırabilir ama çoğu zaman da mani olunamaz. aslında isvecli kız arkadaşın etrafı etkilemek için seni götürmeyi de tercih edebilirdi ;) böyle diyerek ikna

edebilirdin belki.. neyse, gecmis zaman...

***

elektra,

stockholm yazı dizisini :) begendigine cok sevindim. biraz uzun

oldu ama ayrıntıları atlamaya da kıyamadım.

oralarda bi kuzen olması iyiymiş. olmadı yanına falan gidilir cok daralınırsa..

hoşbulduk :)

***

ekmekci kız,

cesur bi insansın valla, demek deniyceksin tarifi.. ben taş fırını duyunca direkt sogudum olaydan :) ama senin denemenin sonuçlarını merakla bekliyorum.

benim norman rockwell ajandam bitmek uzere, icindeki resimleri değerlendirmek istiyorum ama henuz bir formul bulamadım. ucuza bir cerceveleme formulu bulsam, koridora, mutfaga asabilirim aslında.

güle güle kullan yeni ajandanı, güzel şeylerin notunu al hep :))

elektra dedi ki...

ucuza çerçeveleme işini ben birinden öğrendim. uyar mı bilmem?

yazın bolca tükettiğimiz çubuklu dondurmaların çubaklarını atma, sakla. yıka tabii canım:) onların o yuvarlatılmış taraflarını ister kes ister törpüle. kes bence, sonra törpüle:) basit bir silikon tabancası ile ekle istediğin ebatta ve en küçük tüp akrilik boyalardan renk renk alıp istediğin renge boya. çift taraflı sağlam yapışkan bantlarla da duvarına yapıştırıp süsle. ama cam koyma noktası yok. tek eksiği bu. fakat artısı, digital çerçeveler gibi, hafif yapıştırıcı ile tutturduğun resimleri değiştir değiştir as:)

nasılım? :))

neolitik hanım dedi ki...

elektra,

cerceve onerin iyiymis lakin cok resim var, o kadar dondurma yersem halim nice olur :) acaba o tür çubukları ayrıca satan bi yer var mıdır? ancak o çözer benim derdimi.

bir de bu ayın home art dergisinin kapagı "evde yılbası". çerçeveydi, süstü, nasıl yapılır diye bir ek veriyormus, alıp ona da bakacagim. ise yarar bir sey bulursam yazarım.