bir dönem romanı denemesi


bundan birkaç yıl önce yurtdışında yaşayan bir arkadasımla e-mail'le yazıştığımız sıralarda bir roman denemesine girişmiştik. daha dogrusu o yazdıgı bir paragrafla beni gaza getirmiş, ben de o paragrafın devamını yazmış idim. romanda 1890'ların sonunda büyükada ve istanbul'da geçen bir aşk hikayesi anlatılacak, bu hikayeye de dönemin siyasi ve toplumsal olayları eşlik edecekti. tabii yazarken o dönemin roman ve hikayelerindeki dil tutturulmaya çalışılacak, biraz da işin mizahı yapılacaktı. hatta anakronik birtakım öğeler de işin içine girebilirdi, roman karakterlerinden birinin aslında o dönemde olmayan bir şarkıyı anması gibi..

aslında düşününce -biraz iddialı bir laf ama- gustave flaubert'in madam bovary ile yapmaya çalıştığı şeyi andırıyor biraz, yani fransa'da o dönem popüler ve flaubert'in ucuz bulduğu aşk romanlarındaki benzer temaları (umutsuz aşklar, zenginlerin lüks yaşamı vs) kullanarak ama başka şeylere de (siyasi çalkantılar, toplumsal düzenin eleştirisi vs) yer vererek farklı bir şey ortaya çıkarmak gibi..

ara ara konuştuğumuz bir şeydi bu, belli roman türlerini taklit eden şeyler yazmak yani. bir "rus romanı" projemiz vardı mesela, dostoyevski'nin, tolstoy'un üsluplarından nasibi alan, günümüz meselelerine gönderme yapan yepyeni bir rus romanı! benzer bir şeyi umut sarıkaya yapıyor bazen, (biz daha önce düşünmüştük valla) klasik bir rus romanındaki karakterlerle mizah öyküleri yazıyor, çok da güzel oluyor. sadece rus romanı değil, bukowski'nin romanları ya da tanzimat dönemi romanlarından da şahane şeyler çıkarıyor. böyle bir yazısının sonunda karakterler, ağdalı türkçe konuşmaktan bıktıktıklarını, bu dönemin ne zaman biteceğini konuşuyorlardı ve hesap yapıyorlardı "oo dil devrimine nerden bakarsın bir 40 yıl var" falan diye, sonra da dürüm söylüyorlardı :)

şimdi hatırladım, bir de orhan cem çetin yıllar önce galiba hayalet gemi dergisinde ortaklaşa bir rus romanı yazma işine girişmişti, oraya da bir bölüm yazmıştım.

neyse girizgahı uzattım, aşağıda bizim roman denemesinden bir bölüm var. uzun zaman sonra ilk kez bu sabah okudum, fena olmamıs sanki.. ha bir de ismi yok bunun henüz, devam ettirir miyim bilmiyorum ama isim önerirseniz sevinirim. (yeşil olan ilk bölüm arkadaşımın, kalanı benim yazdıklarım)

***

Yaziyor, yaziyordu. yetistirmesi gereken bir paket var idi. paket, ilgili mercilerce, gunu gunune takib edilecek idi. bu manada paketin yetismemesi bahis konusu bile olamaz idi. gunes yuzunu gitgide daha cok gosterir olmus idi.

koskun bahcesinden iceri giren talat, bahcivanin begonyalari suladigini fark etti. "fitnat hanim yok mu ?" diye sordu asabi bir edayla. "hanimim Kadikoyune kadar indiler. behzat bey yukarida yazihanesinde, yetistirecegi bir sey varmis, rahatsiz etmeyiniz, buyurdular." hisimla gerisin geri sokaga cikti. bu kasvetiyle mutecaviz olan ogle sonrasinda gidilecek hic bir yer olmadigini dusundu talat. kulube bric oynamaya gitse olmazdi. zira daha dun ordaki zevat ile Jonturk meselesi yuzunden ihtilafa dusmustu. onu yillardir sicakligiyla ruhunda bir iptila yaratmis olan haminnesinin dizinin dibi paklardi. sahil yolundan ayrilip kandilli sirtlarindaki eski konaga dogru tirmanmaya basladi.
icinde garip bir sIkIntI vardi.. hep su munasebetsiz ferit yuzunden diye dusundu.. dun jonturk mevzuunda o kadar uzerine gelmeseydi, kendini kaybetmez, kapiyi da vurup cikmazdi.. neden hava bu kadar guzeldi sanki? yoksa haminnesine gitmekten vazgecip buyukadaya mi gitseydi? dil'de yalniz dolasip o guzel sarkiyi mirildansa fena olmazdi sanki... birden fitnat hatirina geldi.. "sacma" dedi sonra, ne zaman cikiyordu ki hatirindan? evet evet en iyisi Ada'ydi..

Talat’ı Ada’ya ayak basar basmaz atlardan, giderek ısınan havayla toza bulanan sokaklardan ve hüzünlü mimozalardan gelen kesif bir koku karşıladı. Ada’ya en son Fitnat ve o kucuk, haylaz kızı Belkıs’la gelmiş, Fitnat’ın amcazadesi Behzat’ın tepedeki köşküne kadar uzun sessizliklerle dolu bir yürüyüş yapmışlardı. Sonbaharın kışa dönmeye teşne günlerinde yaptıkları o iki günlük Ada ziyaretinde çıktıkları bütün o uzun yürüyüşler, Talat’ın Fitnat’a duyduğu aşkın ve hayranlığın tesiriyle rüzgar gibi geçip gitmiş, geriye yüreğini burkan tatlı hatıraları kalmıstı. Yüzüne çarpan, ciğerlerine nüfuz eden bu acımasız bahar havası, Fitnat’a duyduğu, giderek kabına sığmayan aşkın, sevdanın, muhabbetin, tutkunun, artık adı her ne ise Talat’ı kendini tanıyamadığı bu acayip hallere koyan şeyin kuvvetini iki misli arttırıyor, daha birkaç ay önce birlikte yürüdükleri bu tozlu yolu tek başına yürümenin yaşattığı ıssızlığı koyultuyordu. İçinde büyüyen ve birazdan dudaklarından kutsal bir kelimenin zikri gibi ardarda dökülmesine mani olamayacağı o büyülü ismi geride bırakmak istercesine adımlarını hızlandıran Talat, Behzatların tepedeki köşküne kadar gitmeye ve orada yaşadığı o iki mesut güz gününden kalan bir iz var mı diye bakmaya karar verdi.

Pek yakında İstanbul ahalisinin renkli kalabalığının dolduracağı yokuşta yürürken, bu yaz Ada’da bir ev tutma fikri aniden bastıran yaz yağmurlarına eşlik eden bir şimşek hızıyla zihninde çaktı. “Evet, evet, muhakkak bir köşk kiralamalı” dedi kendi kendine. Fitnat’ın Hariciyede yüksek dereceli bir memur olan kocasının bütün yazı Paris’te geçirmek mecburiyetinde olduğunu, bundan pek de şikayetçi olmayan bir tarzda söylediğini hatırladı. “Madem Eşref İstanbul’da olmayacak biz de Behzatların Ada’daki köşküne geçeriz, hem oranın havası Belkıs’a ziyadesiyle iyi geliyor, biliyorsunuz Tabip İhsan Bey, kızımın zayıf ciğerleri için sık sık Ada havası almasını tavsiye etti”. Ada’da Fitnat’la geçireceği hanımeli ve yasemin rayihalı yaz akşamlarının hayaliyle başı dönen Talat, İstanbul’a döner dönmez köşk kiralama mevzuu için aslında arasının bu aralar biraz limoni olduğu gazeteden arkadaşı Levon’a danışmaya karar verdi. Dün kulüpte Jön Türkler’le alakalı olarak münakaşa ettiği grubun içinde çocukluk arkadaşı Levon da vardı ve kendisine arka çıkmayışına içerlemişti doğrusu. “Mühim değil, münakaşayı unutmuş gibi davranırım, o zaten havai tabiatıyla çoktan unutmuştur” diye geçirdi aklından.

Aldığı bu yeni kararla Ada’ya ayak basışında büründüğü karamsar havadan bir nebze sıyrılan Talat mesut bir yürüyüşle köşkün kapısına vardı. Sonu sık ağaçlarıyla kuytu bir koruluğa bağlanan tozlu yolun kenarındaki köşk, parlak bahar güneşi altında, boyaları yer yer kabarmış, sıkı sıkıya kapalı zeytin yeşili ahşap panjurlarıyla sahiplerini bekliyordu. Bahçe kapısının parmaklıkları arasından içeri bakan Talat, rüzgarın kış kokusunu taşıyıp insanı ürperttiği o saadet dolu iki günün erken inen akşamüstlerinde paltolarına sarınıp, İstanbul’dan, havadan, Belkıs’tan konuşurken gözlerinin ayrı bir sohbet tutturduğu Fitnat’la oturdukları beyaz sandalyeleri gördü. Yaşlı çınar ağacının kalın gövdesinin altındaki iki sandalye, nasıl bırakıldılarsa kımıldatılmadan öylece kalmış, ikisinin bu kez bir başka mevsimde ama aynı muhabbetle kaldıkları yerden sürdürecekleri sohbetlerini bekler gibi birbirlerine dönük vaziyette idiler.

11 yorum:

gülçin dedi ki...

ah neolitik buruk buruk güldürdün beni. pek hoş olmuş. üstelik fonda "hatırla sevgili" dizi müziklerini dinliyordum, yazdığınız dönemler dizinin geçtiği dönemlerden eski ama müzik pek uydu bu satırlara, müteahhis oldum efendim, lütfen devam edniz durmayınız !! madem böyle bir allah vergisi yeteneğiniz var efendim, bizleri bundan mahrum bırakmayınız rica ederim kuzum. kaleminize sağlık :)

sevgiler.

not. isim de önermemizi istemişsin, şu talat'la fitnat taaşşuk-u talat ve fitnat olmasın? benden isim önerisi, henüz hikayenin gidişatını bilmeden, "hercai aşkım fitnat" olabilir. ya da "adadaki o unutulmaz yaz"..

elektra dedi ki...

neolitik hanım, bir an bu böyle geceler boyu okuyacağım yeni romanımmış gibi hissedip pek bahtiyar oldum. yazdıklarınızın derin tesiri altında kaleme aldığım bu yorumumda,size ne diyeceğimi bilememekteyim. devamında ısrarcı olmanız, bendenizi bahtiyar edecektir.
isim önermemiz ricanıza, 'rica ederim, haddimize mi bir romana isim koymak?' diyerek karşı çıkacağım. :)

gülçin dedi ki...

dün akşam semizotlu yumurta ile birlikte aklıma başka bir isim geldi: bir geçmiş dönem fantezisi.

lilith dedi ki...

Neolitik hanimcigim, yazinizi okurken birden kendimi Halid Ziya'nin Nesl-i Ahir'inden bir bolum okuyormus gibi hissettim. Tebrik eder, devamini bekleriz efendim.

endiseliperi dedi ki...

ben de sanki huzur romanını tekrar okudum, o ada yolculuğu bölümünü filan. çok güzel olmuş."limoni" ilişki tanımına güldüm:) fitnat ismi de biraz fesat bir isim sanki:)çok eğlendim okurken.

size saadet dolu günler dilerim.

Aslı dedi ki...

Çok hoş, gerçekten :)

ekmekcikiz dedi ki...

Neocuğum,
Senin bu roman denemelerine bayılıyorum.
Her gün biraz yazsan, (veya nasıl ilham gelirse öyle) tam blog ruhuna uygun, interaktif bir deneme olur.
Lütfedersiniz, genç hanımefendi. :))

neolitik hanım dedi ki...

pek muhterem karilerim,

şu mutevazı roman teşebbüsüme gösterdiğiniz yakın alaka ve teveccüh için ne kadar teşekkür etsem az... devam etme niyetindeyim lakin bu üşengeçlikle ne kadar yol alabilirim emin değilim.. bakalım artık...

ofis taşınması bitti, ev taşınması da bitsin, daha rahat bir zihinle yazabilirim belki.

en derin muhabbetlerimle...

kişisel depresyon anları dedi ki...

devamı nasıl olur acaba, biraz peyami safa andırdı bana hayal gücümün oluşturduğu gidişat. çok sevdiğimden midir nedir...

neolitik hanım dedi ki...

kişisel depresyon anları (nasıl sesleneceğimi bilemedim bu arada, sayfanıza da baktım bir isim var mı diye ama...)

peyami safa, tanpınar, hüseyin rahmi hepsinden izler var sanırım.. ben de severim peyami safa'yı.

gözde dedi ki...

Ahmet Hamdi'nin Huzur'unun okurken hissettiğim gibi hissettim..İsim aradığınızı okuyunca naçizane bir öneride bulunmak istedim.."mimozalar altında" olabilir..tabii romanın ilerleyen bölümlerinin ada atmosferinde geçip geçmeyeceği de çok önemli..Eğer öyleyse önerilerim artabilir.