kars ve rus romanı


kars güzelmiş. yani eskiden. hala izlerini taşıyor tabi eski güzelliğinin ama... o caanım eski taş binalara sahip çıkıp, yenileri onlarla uyumlu yapsak, şehrin bir kimliğini olduğunu göre göre abuk subuk apartmanlar dikmesek olmuyor diyil mi? neyse uzatmayayım, güncel konulara yönelik serzeniş yazıları ortalığı bi sessizleştiriyor...

nerdeyse iki saatlik bir uçak yolculuğu ile vardık şehre, ilk gün bir-buçuk iki saat sokaklarda dolaştım, zaten küçük bir şehir... sokaklar da tenha geldi, daha çok kafkas üniversitesinin öğrencileriydi sokaklarda gördüklerim. o meşhur rus yapımı taş evlerden gördüm epeyce, çoğuna resmi daireler yerleşmiş, birkaçı kafe olmuş, bazı binaları üniversite kullanıyormuş. kalın taş duvarlı, pencereleri illa ki ahşap panjurlu, genelde tek katlı çok güzel binalardı. hava hep yağmurluydu, fotoğraflar pek parlak değil o yüzden. bizi gezdiren bir arkadaş eskiden bu evlerin "peç" denilen bir usülle ısıtıldığını, duvarların içine açılan kanallarla  tek bir yerde yakılan ateşten çıkan sıcak havanın bütün evi dolaştığını söyledi. şehrin geniş geniş caddeleri var, bu da tenhalığını daha da arttırıyor sanki...

kars'a gitmeden dersimi çalışıp kaz, gravyer ve balı kaydetmiştim ama zamanlama açısından pek de isabetli bir seyahat olmadı. kaz kışın olurmuş, mart'tan sonra yenmezmiş, eti ağırlaşırmış, "kar gören kaz" makbulmuş vs. ben kaz yemek istediğimi söyleyince ekipteki diğer elemanlar "kaz mıı, ay yazıık! ben yemem valla!" diye beni hafiften kınadılar. allah allah, piliç ızgaraları, köfteleri löp löp yutuyorsunuz, ben kaz merak edince mi vahşi oluyorum, ha hiç et yemezsin, o zaman kız bana tabiy, kına beni ama bu nedir ya! kaz çok şirinmiş, e danalar ne, ya kuzular? neyse kazdan vazgeçildi, gravyerin peşine düşüldü, onun da zamanı haziranmış, bir sürü dükkanda geçen yılın gravyerlerinden kalmamıştı, yenileri de haziranda çıkıyormuş, birkaç dükkan gezip sonunda ondan da bulduk. ben "fazla büyük olmasın uçakta yanıma alıcam çantayı, şöyle küçük bir teker.." dedim adam güldü "ehem gravyerin en küçük tekeri 80 kg civarı oluyormuş!" neyse bana makul büyüklükte bir parça kesti, bir de minik bir teker (onlar küçük olabiliyor, endişeye mahal yok) eski kaşar aldık. fiyatları buralara göre acayip uygundu ve ikisinin de tadı nefisti! böyle bir lokma alıyorsunuz ağzınızda uzun bir süre mis gibi süt tadı kalıyor. buralardaki gravyer diye yediklerimiz gibi acımsı değildi. bal da satılan peynirci dükkanında tıka basa ilaç dolu bir ecza dolabının üzerinde "esas ilaç baldır" yazıyordu :) bir başka peynircide "yeşil çeçil" dedikleri küflü çeçil peyniri vardı, dükkan sahibi "az bulunur ha, kaçırmayın, bulmuşken yiyin" diye yufkaya dürüm gibi sarıp hem kendi yedi hem de bize ikram etti. ordan da birtakım peynirler, bal vs alıp alışveriş faslını kapadık.


bir öğleden sonra havanın yağmurlu, soğuk olmasına aldırmadan ani harabelerine gittik (anı değil ani). kars'a 45 km uzaklıkta, üzerimdeki etkisini kelimelerle ifade etmekte zorlandığım bir yerdi. ıssız, görkemli, mağrur, hüzünlü... şehrin girişindeki bilgilendirici (!) metinlerde şehri kuran ve yıllarca hüküm süren, sınırın  hemen öte yanında köyleri gözüken ermenilerden hiiç bahsedilmiyor olması şaşırtıcı değildi evet ama üzücüydü. karşıda sıkı bir yürüyüşle bir saat uzaklıktaki ermeni köyüne bakıp ne düşündüklerini merak ettim, ya da bu taraftan oraya bakan ve sınırları manasız bulanlar ne düşünüyordu(k)? ani'den dönüş yolunda karslı bir arkadaşımdan ermenistan-türkiye arasındaki protokollerin askıya alındığı haberini aldım, ne acayip! ansızın bastıran yagmur yüzünden uzun kalamadık ama ani'ye rahat rahat bir-iki gün ayırmak mümkün, katedral, irili ufaklı başka kiliseler, selçuklu cami, uzaktan görünen kızlar manastırı... hepsi hepsi çok güzeldi.

döneceğimiz gün de sabahtan kars kalesi ve kümbet camiine (on iki havariler kilisesi) gittik. kalenin dibinde kale ve camiinin tarihçesini anlatan bir çocuk vardı, bize de sordu abla anlatayım diye ama hem yağmur yağıyordu hem de vakit kısıtlıydı, yok dedik sağol, abla ingilizce de anlatabilirim diye ısrar etti :) bir dahaki sefere deyip kalede kısa bir tur atıp otele geri döndük.

son gün hava epey soğuktu, yağmur ve buz gibi rüzgâr sayesinde kıştan kalma bir gün geçirdik. gerçi yakıştı da kars seyahatine, oraya hep kışın karlar altındayken gidilmeli sanki... gitmeden planlar yapmıştım, orhan pamuk'un kar romanında kars'ı anlattığı bölümlere bakayım diye ama fırsat olmadı. orda da yanımda bir rus romanı götürmediğime pişman oldum. bir akşam yemeği sonrası ıssız sokaklara çıktığımızda, taş binalardan birinden gelen piyano sesi, eskiden hekimevi olarak kullanılan görkemli eski bina, hep bir "rus romanı" duygusu verdi. türlü türlü kederler/çelişkiler içinde, arkadaşlarından borç isteyen mektuplar yazan küçük bir memur, umutsuz bir aşık, hasta kardeşine bakan bir genç... bir dahakine koltuğumun altında kalın bir rus romanı, karlar altındaki bir kars'a gidicem ben, bunu saymıyorum...

lavanta devri



- yer: taksim-kadıköy dolmuşu

vakit: gecenin bir körü

son 72 saat itibarıyla izlenmiş film sayısı: 8

izlenen festival filmleri içindeki ortadoğudan film sayısı: 88 :)

kafam en son izlediğimiz -aslında tamamlamadan çıktığımız- dandik mi desem deneysel mi bilemediğim belgesel 1958'ten dolayı bi dünya olmuş.. festivalin kapanışını da yine bir lübnan filmiyle yapmışız. israil, mısır, filistin, lübnan, sürekli sigara içen insanlar, fonda acıklı arapça şarkılar, bi fransızca bi arapça konuşan karakterler... ortadoğu meselesine türlü türlü açılardan bakan filmler sayesinde "büyük resmi" artık gördüğümü düşünüyorum ve şu cümleyi kuruyorum arkadaşlara: "ortadoğu hakkında çok şey biliyorum, beni fazla yaşatmazlar" :) arka sırada kıkırdıyoruz. sonra yok ya diyorum amerikan-fransız filmlerinin de hakkını verdim sayılır, jim jarmush izledim bi kere, kolay diyil, episodik yapılı filmler de vardı, orta halli bi sinema eleştirmeni kıvamına geldim, ama artık normale dönmem lazım, kendime gelmek için biraz hollywood izleyeyim, bana biraz romantik komedi getirin :)

- şimdi seyahat zamanı. eğer şu kül bulutu hava sahamızı etkilemezse kars yolcuyusum bu hafta. biraz araştırma yapmam lazım, ne yenir, ne içilir, ne gezilir? siz ne dersiniz?

- kars öyküleri diye kars'ta çekilmiş beş kısa filmden oluşan bir film izledim, çok güzeldi, genelde kısa filmlere temkinli yaklaşırım ama bunlar bildiğiniz usta işiydi. rastlarsanız kaçırmayın.

- ya çok alakasız ama tepesinden lavanta kokulu sular fışkırtan tramvayı gördünüz mü istiklalde? ben yeni gördüm de, bi arkadaş söz etmişti, uzaktan tramvayı içindekilerle yanıyor sanıp panik olmuş, sonra bakmış ki su fışkırtıyor. nedense bende bir "lale devri" devri çağrışımı yaptı. üzerinde mumlarla caddede dolaşıp etrafı aydınlatacak kaplumbağaları da bekliyoruz sayın beyoglu belediyemizden ehehe

- "dedektifler ne yer ne içer" yazı dizisi de yalan oldu, bi de "pek yakında" dediydim peeh! durun şu kars'tan bi döneyim de ben. 

"biz zaten kardeş kardeş yaşıyorduk ki!"



festivalde bi heves gittiğim iki belgesel fos çıktı! biri "ifakat", diğeri de "romeyika'nın türküsü". ifakat'ı duymamıştım, romeyika'nın türküsü güzel şeyler vaadediyordu ama resmi tarih dilinden başka bir bakış açısı olmayan, 1923 mübadelesine sanki bir doğal afetmiş gibi bakan, olmuş işte, insanların bir gün gemilere doluşup başka bir ülkeye gidesi gelmiş, hiç acı çekilmemiş, zaten kardeş kardeş yaşanıyormuş, hem bakın aynı dilde türkü söylüyoruz diye sığ bakan bir belgesel.

"mübadele" deyip işin içinden çıkılması bana çok acayip geliyor, iki tarafta da büyük acılar, kayıplar yaşanmış. yunanlılar "katastrofi" (felaket, yıkıcı) kelimesini kullanıyorlar bi kere mübadele için, hiç mi duymamış bu belgeseli yapan arkadaş, merak ediyorum! filmle ilgili bilgi veren kısa metinde "kaybolmaya yüz tutmuş bir dili kayıt almak amacıyla yola çıkılan" belgesel diye tarif ediliyor, yola çıkılıyor ama bence yolda kalınıyor. "romeyika" denilen, karadeniz'den mübadeleyle yunanistan'a gönderilen bazı rumların konuştuğu dili halen o bölgede konuşmaya devam eden karadenizlilerin hikayesini anlatma iddasında belgesel. romeika dilini konuşan genç bir adam belgesel ekibini ailesiyle tanıştırmak üzere köyüne götürüyor, otomobilin arka koltuğunda oturuyor çocuk, kamera sürekli sallanıyor, zaten arabanın gürültüsü fonda, böyle bir sürü gürültülü sahne var, yalnız bakış açısı değil teknik olarak da sorunlu film. ekip 80 küsür yıldır -doğduğundan beri yani- orda yaşadığını bildiğimiz kadına "sen bu dili nerden öğrendin" gibi son derece yaratıcı (!) sorular soruyor. romeika konuşan bir başka genç kadın var, onun da yüzünü hiç göremiyoruz, pencereden gelen ters ışıkla çekilmiş sahnelerde, romeika dilini konuşmasının çevresinde hiç soruna yol açmadığını, hatta bu yüzden sempatik bile bulunduğunu söylüyor! filmde üzerinde durulmamış ama bu dili konuşan aileler yabancı birileri gelince hemen türkçeye dönüyorlar, çocuk da söylüyor bunu, "yabancıların yanında konuşmazlar pek" diye. allah allah neden acaba? tepki görmekten çekindiklerinden olabilir mi?

yunanistan'dan mübadeleyle göç eden ailelerin üçüncü kuşak temsilcileri de karadeniz'i ne kadar sevdiklerini, tatilde gittiklerini, fotoğraflardan dedesinin evini bulduklarını, herkesin onlara çok iyi davrandığını anlatıyor. eyvallah, öyledir tabii de, neden hep bir olumlu hava, hiç meselemiz olmamış gibi bir tavır? bence o adam çekilen acılara ilişkin şeyler de anlatmıştır ama belgeselde göremiyoruz bunu.

yunanistan'dan istanbul'a okumaya gelmiş ailesi karadeniz kökenli bir rum'un hikayesi var bir de, adam kemençe çalıyor, karadenizli bir başka müzisyenle (o da romeika konuşuyor) tanışıyorlar, birlikte CD yapıyorlar vs. bu iki kişinin karşılıklı konuştuğu sahneyi anlatmam lazım, bi kere gece çekilmiş, karanlık, ışık berbat, fonda vızır vızır trafiğin aktığı bir köprü var, kamera iki de bir bu köprüyü gösteriyor (iki kültür arasında kurulan köprü mü demek istiyor artık yönetmen, bilemiyoruz!) arada müzik giriyor ama ağırlıklı olarak trafiğin uğultusunu duyuyoruz. bir de gereksiz bi şekilde birbirleriyle ilk karşılaştıkları akşamı uzun uzun anlatıyorlar, insan onları dinlerken kurgu masasında olmak ve o sahneleri atmak istiyor, yani insanlar konuşur tabiy, gereksiz bulduğun şeyleri de anlatırlar ama kurgu dediğimiz şey bunun için değil mi?

görüntüler de kopuk, geçişler sorunlu, bi noktada kamera uzun uzun vapurları, martıları, istiklal caddesini gösteriyor, hiçbir yere de bağlanmıyor, sonunda yine o iki müzisyen konuşuyor. diyceksiniz ki madem begenmedin niye sonuna kadar kaldın, salon kalabalık ve sıkışıktı, milleti rahatsız etmeyelim dedim, bir daha pera müzesi salonunda bi sey izlemem, gecen yıl izlediğim belgeseli de hiç sevmemiştim, 23 nisan'da büyükada'daki aya yorgi manastırına doluşan ahali yüzünden yunanistan'dan gelip kiliseyi gezemeyen bir rumun hikayesiydi o da. orda da en ufak bir eleştiri yok, rumlar adadan gitti diye küsmüş bir ihtiyar konuşuyordu, sanki durduk yerde gittiler! hey yarabbim!

belgeselin tek katlanılır tarafı, oralı insanların anlattıkları, karadenizin nefis doğası ve müzikleriydi. şahane bir mevzu harcanmış, yazık olmuş! belgeselin başında kültür bakanlığı destekli olduğu yazıyordu, bakanlığın baskısıyla mı yoksa kraldan çok kralcı bir bir zihniyetle mi bu belgesel ortaya çıktı bilmiyorum ama öfkelendirdi beni.

geçen gün de paris'te nazi direnişinin liderlerinden bir ermeni şairin -Missak Manouchian (Manukyan)- hikayesini anlatan filme gitmiştik. filmin bir yerinde "çocukluğunda köylerine türklerin ateş ettiğini, abisiyle köyden ayrılıp yollara düştüklerini, sonunda kendilerini suriye'de bir yetimhanede bulduklarını" anlattığı bir bölüm vardı, hemen salonun birkaç yerinden kınama tonundan "cık cık" sesleri geldi. allah allah ya, soykırım demiyor -ki diyebilir-, türkler bize ateş etti diyo, hemen cık cık! evet biz türkler melek gibiyizdir, kimseye ateş ettiğimiz görülmemiştir!

aman neyse, doldum ben bugünlerde biraz, daha ifakat adlı belgeseli niye begenmediğimi anlatacaktım. öfkem geçmezse yazarım belki.

not: fotoğraf flicker'dan.

kitleye gel!


vaad ettiğim yazının başına bir türlü oturamadım, festivaldi, işler güçlerdi derken günler geçti. dün iki film üstüste izledim, filmler güzeldi lakin sinepop'un rahatsız koltuklarında sırtım, belim ağrıdı, bi de otur otur popom dümdüz oldu. biri tony gatlif'in filmiydi, II. dünya savaşında fransa'da nazilerden kaçmaya çalışan bir roman (çingene denilmesini istemiyorlar artık) ailesinin hikayesini anlatıyordu. tony gatlif filmlerini bilen bilir, hem hüzünlü hem neşeli olabiliyor, ama bu filmin konusu belli işte, fazla bi neşe beklememek lazım diy mi? film bitti dağılıyor kalabalık, zevzeğin biri şöyle demesin mi "aabi tony gatlif filmi diye geldik, şöyle hareketli neşeli bir şeydir diye, fos çıktı!" düdük müsün, okumadın mı konusunu, soykırımdan kaçmaya çalışan insanların hikayesi işte, ne bekliyosun! film de çok güzeldi bu arada, yer yer kahkaha attıran yer yer de gözleri nemlendiren... çingene ailesinin peşine takılan çocuğa özellikle hayran oldum, çok iyi oynuyordu. (filmin adı "özgürlük". "korkoro" diye de geçiyor)


sonra da "anlat şehrazat" diye bir mısır filmine gittik, kahire'den çarpıcı kadın hikayeleri, medya var işin içinde, yozlaşmış siyaset var, beğendim ben filmi. o filmden çıkarken de kızın biri "ay yalnız biraz feminist bir filmdi" diye şikayetleniyordu. allah allah, nolmuş feministse? "gücüne mi gitti cicim" diye dönüp kavga edesim geldi.

öyle işte. bu festival kitlesi beni biraz asabileştirdi dün. ha bi de jim jarmusch filmine (kontrol limitleri) gittik, (kendi aramızda "jim jirmish" diyoruz kendisine eheh) yani adam resmen "sinema için sinema" yapıyor, bi yere bağlanmıyor film, neyin niye olduğu belli değil, ha bire bitakım göndermeler, filmde belirip kaybolan yıldız oyuncular, gizemli/hikmetli laflar.. ha buna yeni mi uyandın diyebilirsiniz, yok yeni diyil de bi kez daha görmüş oldum. bi de filmin bir kısmı madrid'de geçiyordu, o hoşuma gitti. bi daha gider miyim, sanırım yine ne tuhaflıklar yapmış diye giderim. zaten jarmush da "bana mazoşist seyirci gelsin" diyomuş :)

neolitik hanım'dan dev araştırma.. pek yakında bu sayfalarda...



- sherlock holmes'un en sevdiği içki hangisi? peki ya içki dışında düşkün olduğu illegal maddeler? Ya ünlü dedektif bayan marple'ın en sevdiği çay markası nedir?

- isveç polisiyelerinin ünlü siması martin beck ne yer ne içer?

- sambuca, tisané, absinth, roobios... nedir bu acayip şeyler?
  
not:
 iki büyük ilgi alanım artık herkesin malumu, yeme-içme ve polisiyeler.. geçen gün bir alman polisiyesi okurken zihnimde bir şimşek çaktı, yaw dedim, bu dedektif milletinin illa ki bir favori içkisi oluyor. ben bunları bi araştırsam ya, ne yer ne içer bu arkadaşlar? epey kapsamlı bir liste yaptım, hem benim için de yol gösterici oldu, polisiye yazıcam ya bu sene :P önce kahramanımın ne yiyip ne içeceğine karar vereyim diyorum :) acaba ben kahramanımı direkt gurme mi yapsam? ünlü şefler dünyasındaki cinayetleri çözer belki? iyi fikir sankim?

hâlâ var...



- şehirlerarası otobüslerde kolonya tutan muavinler

- yine şehirlerarası otobüslerde güzel güzel türküler çalan radyoyu açan şoförler

efenim bu nostalji kokan bulıt'ların esbabı mucibesi günü birlik çıktığım edirne seyahati. bir toplantı için dün sabah erkenden edirne'ye gittim, akşamüstü döndüm. gidişte sabah çok erken kalktığımdan yol boyunca uyudum, fekat dönüş yolculuğunda yemyeşil tarlaların arasından geçen ve de pek az aracın geçtiği otoyolda nefis bir iki buçuk saat geçirdim. henry james'in "washington meydanı"nı bitirdim, jane austen'a çok benzettim üslubunu, yazarım belki kitap hakkında.

edirne'de hava çok güzeldi, kemikleri ısıtan bir güneş, tazecik filizlenmiş ağaçlar, çay bahçelerinde "bir kışı daha atlatmanın sevinciyle" çay içen ihtiyarlar, çiçekçilerde neşeli çuhalar, narin menekşeler... ve tabiy edirne'nin meşhur tava ciğeri :) (obur neo lafı ne zaman yiyecek bi şeye getirecek diye merak ediyordunuz diy mi eheh) kalabalık bir grup olarak her zamanki gibi ciğerci niyazi'ye gittik. masa çoktan hazırlanmış, nefis kaymaklı yoğurt, söğüş domates, ince kıyım soğan ve de kızartılmış kuru acı biberler. bir nevi cips gibi, kıtır kıtır inanılmaz bir lezzet! yalnız harbiden çok acı, yani acısever değilseniz önermiyorum ama seviyorsanız bi kere yiyin, hastası olursunuz. masada acemi arkadaşlar vardı, bakın dedim, bu biberleri böyle bir parça ekmeğin içine saklayarak yemeniz lazım, usülü budur. bayıldı tabiy herkes. bir de istanbul dışındaki şehirlerde restoranlardaki cömertliğe bayılıyorum, ana yemeğin yanında bir sürü şey ikram ediyorlar, mersin'de de öyle, o kebapçılarda getirdikleri közlenmiş domatesler, biberler, ya da yeşillikler, insanın gözü doyuyor yahu! neyse efendim, nefis yaprak ciğerler yendi, üzerine çaylar içildi. acı biberi çok seven ev arkadaşım için kızarmış kuru biberlerden minik bir paket yaptırdım, kendisine "sana gittiğim yerlerden türlü türlü acı devşiriyorum" diyorum, "büyüksün" diyor. madrid'den de "piripiri" diye bir afrika biberi getirdiydim de :)

akşamüstü koşturarak istanbul otobüsüne yetiştim, otogardan şehre tramvayla döndüm, nefis bir günbatımı vardı, seyahat dedim günübirlik de olsa ne güzel, insanın havası değişiyor.

bir aksilik olmazsa ay sonu da kars seyahati var.



neolitik
the evliya çelebi :)

kek kulesi: kuliç



hergün ofise giderken burç lebon pastanesinin önünden geçiyorum, hep birtakım cazip şeyler oluyor vitrininde. yok diyorum bu sabah da iradeli olucam, sağlıklı bir kahvaltı edicem, nesfit, kuru meyveler vs. günlerdir gördüğüm pufidik pufidik, kreması hafif taşmış berliner çörekler her sabah beni daha da zorluyor, dur diyorum, bugünlerde çok abur cubur yedim, çabuk çabuk geçeyim şu pastanenin önünden. ama artık bi sabah minik bir kule şeklindeki, üzeri şeker kaplı kekimsi şeyi ve renk renk paskalya yumurtalarını görünce eeh dedim, ama artık bu kadarı da yapılmaz insana! nedir bu yahu, nefis görünüyor. üzerlerinde rusça bi şey yazıyordu, vaktim yoktu girip soramadım.

ofise gittim, benim gibi tatlı/abur cubur seven arkadaşlara anlattım -ki içlerinden biri paskalya çöreği yapacakmış, tarif arıyordu o anda :)-  dedim "ben böyle böyle bir şey gördüm, kocaman, galiba alıcam onu". genelde vitrinde bi ayakkabı, giysi vs görüp beğenir insan, sonra üzerine düşünür ya, ben o koca keki alıp almamayı tartıyorum kafamda :) iş çıkışı gittim aldım, adını da sordum, kuliç'miş. rusların paskalya zamanı yaptığı bir kek (ekmek de deniyor). uzun şeffaf bir kutuda, üzerinde pembe bir kurdeleyle pek güzel görünüyordu. uzatmayayım, tadı görüntüsü kadar iddialı değildi, şeker kaplaması fazla tatlıydı ama ben begendim, çayla iyi gidiyor. mayalı hamurla yapılmış, içinde kuru meyveler olan paskalya çöreğini anımsatan bir tat. internette tariflerine baktım, içinde bolca yumurta var (16 tane diyordu bi tarifte!), süt, şeker, limon kabugu, maya vs. sırf haşmeti için yapılır valla. 

evde bitiremedik tabiy koca keki, ofise getirdim, birkaç saat için o koca kulenin yerinde yeller esiyordu :) tarife bir bakmak isterseniz aşağıda, ekmekçi kız sen yaparsın bundan gibi geliyor :) 

periciğim rusça etiketi görünce keklerin üzerinde hemen sen aklıma geldin, ah dedim, peri olsaydı okurdu hemen :)

rus paskalya keki kuliç:

http://happywonderer.wordpress.com/2008/03/01/nadias-kulich-russian-easter-bread/

neolitik 
the araştırmacı gurme :)



kitabım çıkıyor!



farkındasınızdır bir süredir bloga şöyle dişe dokunur bi şeyler yazamıyorum, "ofiste işler yogun" falan diyorum ama işin aslı başka. size söylememek için kendimi zor tutuyordum fekat artık herşey kesinleşti, bir aksilik olma ihtimali yok gibi, söyleyebilirim: ben bir polisiye yazdım a dostlar! :) kendimi disipline ettim ve kaç zamandır kafamda çevirip durduğum hikayeyi yazmaya başladım. epeydir üzerinde düşündüğümden, karakterler falan da belli olduğundan bilgisayarın başına oturunca tıkır tıkır yazılmaya başlamasın mı roman? ben de şaştım kaldım, bunca zamandır niye yapmamışım diye hayıflandım, yazdıkça açıldı, yazdıkça aktı gitti hikaye. Yazın sonunda başladım, hatta buraya yazsam mı dedim, çok heyecanlıydım çünkü hem de endişeli, sonra kendime güvenemedim, "amaan sen şimdi üç-beş sayfa yazar bırakırsın, sonra ahali haklı olarak "neo, senin bi roman vardı, nooldu o?" diye sorarlar, kemküm edersin" diyerek söylememeye karar verdim. ama kendimi nasıl zor tuttum anlatamam, hele bitirdiğim gün, yazıyım dedim, sonra yine içimdeki pimpirik ve temkin kardeşler devreye girdi, “basılacağı ne belli, du bakalım, yayınlanmayla ilgili olumlu bir işaret gör hele, sonra yazarsın." uzatmayayım, iletişimdi oğlak yayınlarıydı, bir sürü yere gitti kitap, epey haber bekledim, sonunda iletişim'den "basalım" haberi geldi ve ben havalara uçtum! hayatta pek az şeye bu kadar sevinmişimdir herhalde. tabii sonrasında bir sürü yazışma, editörlük işi, düzelti vs. oldu. mayıs başında çıkması planlanıyor, kapak bitti, iç sayfaların tasarımı da tamam. konusundan uzun uzun bahsetmiyim şimdi, ama kapaktan da anlaşılacağı üzere kuzgun adlı karakterin üzerine kurulu, bir çeviri bürosu var, boyacıköy'de oturuyor, sakin bir hayatı var ama pek uzun sürmüyor o sakinlik, sevgilisi ortadan kayboluyor, cinayetle suçlanıyor ve de olaylar gelişiyor. 





ehem bir 1 nisan şakasıyla daha karşınızdayım efenim. Bilmem bu yıl da kandırabildim mi sizi?

neolitik 
the yalancı çoban