"Yağışını
birlikte seyrettiğimiz kar
bu yıl gene yağdı mı?"*





kar yağdığında yolum şehrin eminönü, beşiktaş, beylerbeyi gibi kadim noktalarına düşmüşse direkt orhan pamuk'un önce kara kitap'ını, sonra da benim adım kırmızı'sını hatırlıyorum. kar'ı da okudum aslında ama ondan geriye pek bir şey kalmamış bende. galip'in rüya'nın peşinde hülyalı, karamsar dolaştığı karlı istanbul sokakları ya da kara'nın nakkaş katilini yakalamak için arşınladığı haliç tarafları geliyor aklıma. bir de başlıkta bir haiku'su olan meşhur matsuo başo var. o da karla kodlanmıştır hafızamda. madem bu ara doğru dürüst bir sey yazamıyorum, bari fotograflar, haikular ve de bir şiirle yırtmayı deneyeyim dedim.

öyle...

Kar Partisi

Louis Asekoff 'a

Başo, gelince
Nagoya kentine,
Çağrılır kar partisine.

Şıngırdar porselenler
Çay dolar fincanlar;
Tanışılır.

Sonra herkes
Yığılır pencereye
Yağan karı seyretmeye.

Kar yağıyor Nagoya’ya
Ve daha güneyde
Kyoto’nun kiremitleri üstüne.

Doğuda, İrago’nun ötesinde,
Yağıyor
Yaprak gibi soğuk deniz üstüne.

Bir başka yerde yakıyorlar
Cadıları ve yoldan çıkmışları
Kaynayan alanlarda,

Öldü binlerce kişi şafaktan beri
Barbar kralların
Hizmetinde;

Ama sessizlik var
Nagoya evlerinde,
İse tepelerinde.

Derek Mahon

çev: nezih onur

------
*Matsuo Başo

Franny ve Zooey / J. D. Salinger



Glass'lar; öncesi, savaş ve sonrası ile 2. Dünya Savaşı'nın "yaralanmış" kuşağının yedi "tuhaf" kardeşli "tipik" bir ailesi... Ölümler, intiharlar, güvence aranan mistik savruluşlar ve aşklar arasında, hayatla yaşanan yüksek voltajlı ve suskun uyumsuzluklar, sessiz çıldırma eşikleri... "Biz dördümüz, birbirimize yakın kan bağıyla bağlıyız ve bir tür deruni aile diliyle, iki nokta arasındaki en kısa mesafenin neredeyse tam bir daire olduğu bir çeşit romantik geometri ile konuşuruz. Son bir uyarı sözü: Aile soyadımız Glass. Bir dakika sonra, Glass erkeklerinden en genci, yaşayan büyük ağabeyi Buddy Glass'ın kendisine gönderdiği aşırı derecede uzun mektubu okurken görülecek (...) Bana söylediğine göre, mektubun üslubu, bu anlatıcının üslubuna ya da yazılı üslupçuluğuna, rastgeleliğin adamakıllı ötesinde bir benzerlik gösteriyormuş; genel okur da hiç şüphesiz, mektubun yazarı ile bendenizin aynı kişi olduğu sonucuna balıklama atlayacaktır. Atlayacaktır ve maalesef atlamalıdır da"... Nicedir, bir 20. yüzyıl "modern-klasik"i olarak anılan "kırk yıllık suskun" J. D. Salinger'dan, hayat üstüne, sanki kendi geleceğini de okuduğu tedirgin, derin, acı iki uzun "hikâye".
(Kitabın arka kapağından)


Tadımlık:

Galiba Salı


Çok Sevgili Lane,

Hiç bilmiyorum bunu çözebilecek misin, çünkü yatakhanede bu gece öyle gürültü patırtı var ki gerçekten inanılmaz ve ne düşündüğümü bile zarzor duyuyorum. Onun için herhangi bir imla yanlışı yaparsam nazikçe bunu görmezden gelme nezaketini göster olur mu. Bu arada senin tavsiyelerini tutup son zamanlarda sözlüğe sık sık başvurdum, bu yüzden yazıp çizdiklerim kabızlaşıyorsa bunda seninde suçun var. Herneyse o güzelim mektubunu şimdi aldım ve seni parçalanasıya, dağıtasıya vesaire seviyorum ve haftasonunun gelmesini dörtgözle bekliyorum. Benim Croft House'ta kalışımın ayarlanamayışı kötü olmuş tabii ama nerde kalacağım umrumda bile değil, yeter ki sıcak olsun, böcek möcek olmasın ve seni de arada sırada görebileyim, demek ki her saniye. Son zamanlarda "demek ki"ye takmış durumdayım. Mektubuna resmen tapıyorum, özellikle de Eliot'la ilgili bölümüne. Galiba, Sappho dışındaki bütün şairlere burun kıvırmaya başladım. Onu deliler gibi okuyup duruyorum ve bu konuda adice yorumlar istemiyorum, lütfen. Hatta, iftihar listesine oynamaya karar verirsem ve başıma danışman diye getirdikleri salağı da buna razı edebilirsem, sömestr ödev şeyini bile Sappho üzerine yapabilirim. "Narin Adonis ölüyor Cytherea, ne yapacağız? Memelerinizi dövün bakireler, parçalayın entarilerinizi." Muhteşem değil mi? Ve bunu hep yapıyor. Beni seviyor musun? O korkunç mektubunda bir kere olsun söylemiyorsun. Ölesiye süper-erkek ve kettum (imlâ?) olduğun da senden nefret ediyorum. Aslında nefret etmiyorum tabii de, güçlü ve suskun erkeklere yapı olarak karşıyım ben. Yani güçlü olmadığından filan değil de, ne demek istediğimi anlıyorsun işte. Burada gürültü öylesine arttı ki ne düşündüğümü bile zarzor duyuyorum. Herneyse seni seviyorum ve bu tımarhanede bir pul bulabilirsem eğer bu mektubu özel ulakla göndermek istiyorum ki eline geçecek zamanı rahat rahat bulasın. Seni seviyorum seni seviyorum seni seviyorum. Onbir ayda sadece iki kere dansettiğimizin farkında mısın acaba? Vanguard'da senin o kadar sarhoş olduğun seferi saymıyorum tabii. Herhalde deli gibi kendi kendimin farkında olacağım orada. Bu arada, orda karşılama töreni filan gibi birşey olursa seni öldürürüm. Cumartesiye, gülüm.

Tüm aşkımla, Franny

(...)

“Ha, hatırladım... Bak bir insanı hemen hatırlamadım diye benden nefret etme, olur mu. Özellikle de bu insanlar bütün öteki insanlara benziyorlarsa, bütün öteki insanlar gibi konuşuyor, giyiniyor ve davranıyorlarsa.” Franny kendi sesini susturdu. Bu vıdıvıdıcı ve şirret bir ses gibi gelmişti ona; ve o anda öyle bir öznefret dalgası duydu ki, bu alnının resmen yeniden terlemesine yol açtı. Ama kendine rağmen sesini toparladı. "Yani dört koca yıl boyunca nereye gitsem Wally Campbell'lar görüyorum ortalıkta. Onların ne zaman sevimli olacaklarını biliyorum, ne zaman senin yatakhanendeki bir kız hakkında gerçekten çirkin bir dedikodu yaymaya başlayacaklarını biliyorum, ne zaman yaz tatilinde ne yaptığımı soracaklarını biliyorum, ne zaman bir sandalye çekip bacaklarını açarak ters oturacaklarını ve korkunç, ama korkunç derecede sakin bir sesle böbürlenmeye girişeceklerini ya da korkunç sakin, kayıtsız bir sesle birtakım insanların adlarını geçirmeye başlayacaklarını, hepsini hepsini biliyorum. Belirli bir toplumsal ya da mali kesimde yer alan insanların istedikleri kadar ad geçirmeye hakları olduğuna dair yazılı olmayan bir yasa var, yalnız, bu yasaya göre, hangi insanın adını geçirirlerse, hemen ardından, o kişi hakkında müthiş karalayıcı bir şey de söylemek zorundalar – o kişi pezevengin ya da isteriğin tekidir mesela, ya da durmadan uyuşturucu çeker, ya da korkunç herhangi bir şeydir işte.” Franny birdenbire durdu yine. Sigara tablasını parmakları arasında döndürerek ve başını kaldırıp Lane’in yüzündeki ifadeyi görmemeye dikkat ederek bir süre sessiz kaldı. “Kusura bakma” dedi sonra. “Sadece Wally Campbell meselesi değil. Ona giydiriyorum, çünkü sen bahsettin ondan. Ve bir de, Wally yaz tatilini İtalya’da filan geçirmiş birine çok benziyor da ondan.”
“Çok merak ediyorsan söyleyeyim, geçen yaz Fransa’daydı.” diye belirtti Lane. “Ne demek istediğini anlıyorum,” diye ekledi hemen, “Ama sen de Allahın belası bir hak -”
“Tamam” dedi Franny bezginlikle. “Fransa olsun.” Masanın üstündeki paketten bir sigara aldı. “Yalnız Wally meselesi değil. Bir kız da olabilirdi, Allah rızası için. Yani, Wall bir kız olsaydı -benim yatakhanedeki kızlardan biri mesela- bütün yaz bir tiyatro trupunda dekor boyamış olacaktı. Ya da Galler’i bisikletle dolaşmış olacaktı. Ya da New York'ta bir daire kiralayıp bir dergi ya da ilan şirketi için çalışmış olacaktı. Yani herkes böyle. Herkesin yaptığı her şey –ne bileyim- yanlış değil, hatta kötü de değil, hatta aptalca da değil mutlaka. Ama öylesine minik anlamsız ve – hüzün verici ki. Ve işin en kötü tarafı da, bohem takıldığında ya da bunun gibi bir çılgınlık yaptığında, sen de herkes kadar düzene ayak uydurmuş oluyorsun, sadece biçim farkı var."

(...)

Her zamanki ev kılığındaydı - ve bir yazar olan, dolayısıyla da Kafka çapında bir yazarın bize söylediği gibi, hoş bir adam olmayan oğlu Buddy'nin vefat ön ilanı diye adlandırdığı kılıktaydı. Bu kıyafet, geceyarısı mavisi eski-püskü bir Japon kimonosundan oluşmaktaydı esas olarak. Bayan Glass hemen hemen şaşmaz bir biçimde, apartmanın içinde gün boyu bunu giyerdi. Bir muammayı andıran biçimde katları olan kimono, koyu bir sigara tiryakisi ile amatör bir tamircinin alet-edevatı için depo işlevini de görüyordu: kalça kısmına eklenmiş iki devasa cepte genellikle iki-üç paket sigara, birkaç mukavva otel kibriti, bir tornavida, arka ucu çatallı bir çekiç, bir zamanlar oğullarından birine ait olan bir Yavrukurt çakısı v emaye birkaç musluk başının yanı sıra yığınla vida, çivi, menteşe ve bilyalı karyola tekerleklerinden oluşan bir takım bulunurdu - ki, bütün bunlar, Bayan Glass'ın, geniş apartman dairesinin içinde dolaşıp dururken hafifçe tangırdamasına yol açardı. Belki on küsur yıldır, her iki kızı da, bu emektar kimonoyu atmak için sık sık ama başarısız komplolara girişmekteydiler. (...) Glass ailesi East Seventy’lerde eski ama kategorik olarak gözden düşmemiş bir apartman dairesinde yaşıyorlardı; bu apartmanın nispeten yaşını başını almış hanım sakinlerinin muhtemelen üçte ikisinin kürk mantoları vardı ve bu hanımların hafta arasında güneşli bir sabah binadan çıktıklarından yarım saat kadar sonra Lord&Taylor, Saks ya da Bonwit Teller mağazalarının asansörlerine girip çıkarken görülmeleri en azından akla yakın bir olasılıktı. Belirgin biçimde Manhattan'vari olan bu kesimde Bayan Glass (elbette haylaz bir kız bakışı açısından) hayli içaçıcı bir görüntü sefaletiydi. İlk bakışta binadan hiç ama hiç çıkmaz görünüyor, ama eğer çıkarsa da, kara bir şala bürünüp, O'Connel Caddesi genel doğrultusunda yürüyerek biraz önce Black and Tan çetesi tarafından bir liderlik hatası sonucu vurulmuş olan yarı-İrlandalı yarı-Yahudi oğullarından birinin cesedini almaya gideceği izlenimini veriyordu.

not: Bir süredir okuduğum Franny ve Zooey'den seçtiğim bölümler. Alıntılar Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan kitaptan, çeviri Ömer Madra'nın.

ben olsam sıkılırım benden



bazen diyorum ki şöyle sıkı bir "alter ego" vakası yaşasam, içimdeki kötü, karanlık, huysuz, sivri dilli arkadaş yönetimi ele alsa, biri gıcık mı davrandı ağzının payını verse, nezakete, politik olmaya, kalp kırmamaya son verip, begenmediyse begenmedigini söylese. hatta yalnız hayatima degil şu sayfaya da bir el atıp, yeni bir soluk getirse, ne o öyle "muzlu süt yaptım nefis, ayy, bizim kedi de pek tatlı, ekmek makinem süper, şu filmi de göremedim" sayıklamaları yerine, az ama öz ya da niye az olsun yahu, sayfa sayfa sayıp dökse! (sözlerim sakın yanlış anlaşılmasın, direkt kendime gıcıgım bu ara, [bak telaşa kapılıp hemen devreye girdi cici neo, bi dur yaa!] bu alter ego'nun bir adı olsa, (neolitik cadı mesela) bütün cicilik süzgeçlerini falan devreden çıkarıp sağa sola sataşsa. kendimi "heh! bunu bloga yazarım" derken yakaladıgımda beni bi güzel pataklasa, son zamanlarda girdiğim bu miş gibi yapma modundan beni bir süreliğine de olsa çekip çıkarsa.. sayfaya gotik, karanlık, underground, tekinsiz bir ruh hali hakim olsa.. bu nezihliğe, decent'lığa, kokmaz bulasmazlığa bi mola verse alter kardeş.. hafakanlar bassa, histeri tavan yapsa, asabiyet binbeşyüz olsa.. diyorum. ben.

şu bu


cuma akşamı tavan yapan depresif halime cumartesi agos'un önüne yürürken bıkkınlık, bezmişlik de eklendi. evet kalabalıktık, en azından mahkeme önlerindeki bir avuçluğumuzun çok ötesinde bir kitle vardı ama adalet talebini yerine getirmek üzere birilerini harekete geçirecek kadar güçlü çıktı mı sesimiz, sanmıyorum (gerci bugun çok acayip şeyler oldu, memleketteki son cinnet atmosferine büyük katkıları (!) olanlarla ilgili son tutuklamalar umut verici ama hala "bütünüyle kuşkudayım").

cumartesi-pazar, haftabaşına yetişmesi gereken bir indeksleme işiyle uğraştım, çalışmak zihnimde yarasalar gibi uçuşan karanlık fikirleri bir nebze uzaklaştırdı. pazar günü güzel bir kahvaltı edildi, yeni pişmiş köy ekmeği (ekmek makinemiz var artik, onu ayrıca yazarim, minik, gayretkeş, pek sevimli bi şey), tahin-pekmez karışımı, ceviz gibi "kış menülü" uzunca kahvaltıda, eski bir türk filmi eşliğinde gazetelerin pazar ilaveleri karıştırıldı. akşama doğru da klişelerden örülü olsa da sıkılmadan izlenen bir korku filmi (boogeyman) ve pizza ikilisiyle sakin geçti.

uzun zaman önce severek okuduğum franny ve zoey'ye başladım tekrar, o kalabalık ailenin bütün üyelerine bayılıyorum (sayfaya yazarım belki). muzlu ekmek pisirdi bizim küçük hamarat makine dün aksam. "ben pişirdim" diyemiyorum çünkü hakikaten malzemeleri koymak dışında bir şey yapiyor sayilmam. tarifi miskokulu ekmekler blogundan aldim, muzlu pasta gibi kokan ama kıvamı ekmekle kek arasinda melez bir sey cıktı ortaya, güzel oldu. muzlu ekmek piserken badem'le yanyana oturup tv izledik, ben bir yandan deneysel patik örme çalışmama devam ettim, o da yünden çok şişlere şaşkın şaşkın bakıp arada şişlerin ucundaki kırmızı boncukları ısırmaya çalıştı. ekmek ılıyınca zencefil-limon çayıyla bir dilimi mideye indirdim hemen. saat onikiye doğru da pişen ekmek, örgü ve kedi üçlüsüyle oluşturduğumuz kış tablosundan çıkıp uykuya geçtim.

not: resmin yazıyla ilgisi yok, allposters diye bir sitede cok guzel eski reklam afisleri vs var, oradan buldum.

90'lar dilemması




gecen aksam arkadasların ısrarıyla aylardan sonra gece dışarı çıktık. en son ne zaman bir yerlere müzik dinlemeye gittiğimi uzun uzun düşündüm ama bulamadım (wham dağılmadan önceydi deermişim, yok yok o kadar vahim diyil durum, çocuktum ayol ben o zamanlar :) bir arkadaşın arkadaşının bildiği bir grup varmıs, latin ve balkan havaları calıyormus, çok eglenceliymis vs diyerek kandırıldım ve "pijamalarımı giysem, karamelli çayla kurabiye götürsem ya bir-iki tane" diye planlar yaparken giyinip kendimi taksim'de buldum.


neyse uzatmiyim, onbir gibi cıkacakları söylendi grubun ama bekle bekle on iki bucugu buldu neredeyse. bu arada grup elemanları da oradaydı, ortalıkta dolaşıp "bizi kesen güzel kız var mı, yok mu yoksa, hay allah o zaman direkt öküzce hareketler yapayım da dikkat çekeyim" zihniyetiyle sahne önünde tuhaf seyler yapıyordu. bi tanesi direk gibi bi seye tutunup dönerek striptizimsi figürler sergilerken, bir digeri de arkadasının ensesine mütemadiyyen patlattıgı şaplaklarla kendini ifade ediyordu :) birileri arkadaşlara, "ülen caldıgınız seylerde bi numara yok, bari böyle prim yapın" felan dedi zaar...


neyse saati geldi, sonunda cıktı bu arkadaslar ve artık, yemek ve asansör müziği olmak için bile fazla demode olan latin şarkılarla olaya girdiler. şimdi burdan isimlerini verip dinleyen arkadasları rencide etmiyim, zevk meselesi tabiy bi yerde.. ben "du bakem latin havalardan bi sey cıkmadı ama belki sonraki sarkılarda toparlarlar" diye bi ümit bekliyom, ama yok.. gerci millet o kadar saat beklediginden ve de sıkıntıdan kendini alkole verdiğinden olacak teneke çalsan oynayacak kıvama gelmisti ama ben bir türlü o gruba dahil olamadım. hala "kaa-laş-nikof!" kaa-laş-nikof "buum, buum, buum!" diyerek çılgınca eglenebilen bir kitle varmıs, ben bugun onu gördüm. doksanlardan baska bir sey calmadi arkadaslar.. bizim masanin cogu pistteydi, bana da eğlence özürlü insan muamelesi yaptı bazıları. doğru, eğlenemedim. her ne kadar bazı büyüklerimiz aksini iddia etseler de 80'lerin bir ruhu vardi, e 70'lerin ve 60'larin hastayiz zaten, günümüzün elektroniği olsun, club'ı olsun, çoğunu severek dinliyoruz fekat 90'lara gelince ı-ıh! neden 90'lı yılların müziklerinde eğlenemiyorum diye düşünüyorum; çok yakın bi tarih bi kere, oradaydım ben, ilginç gelmesi için uzuun zaman gecmesi lazım. ya da ne kadar zaman gecerse gecsin 90'lar öyle ruhsuz ve sıkıcıydı hiç bir zaman bana eglenceli gelmiycek, bilemedim.


ha bi de, müzik bayınca beni, bir sosyolog edasıylan tipleri gözlemledim, üçünü yazmak isterim:

freebag'i (al işte bu da bir 90'lar saçmalığı kardeşim, ne kadar uyuz olsam az), kırmızı-yeşil çizgili kazağı (80'lere bir freddy krueger göndermesi, olabilir) ve latin müziği eşliğinde sergilediği disko figürleriyle göbekli abi.


akraba düğününe gider gibi fön çekilmiş abartılı saçları, full makyajı, ikide bir çekelediği dekolte yakası ve "ay ben bilmem ki!" deyip yaptığı kusursuz latin dansıyla enteresan bir abla (meger kursuna gitmis ama hala "yok ben bilmem felan" diyo ya!).


herkes biraydi, votkaydı takılırken (malum sıkış tepiş bir bar söz konusu, yersizlikten fıçıların üstünde oturanlar var, o derece) parmakları arasında ustalıkla tuttuğu rakı ve su bardağıyla dikkat çeken, yaşı epeyce geçkin (orda diyil de refik'te, yakup'ta önünde mezelerle felan demlenmesini daha uygun bulacağımız bir başka abi.


neyse ben de uyuzluk etmedim cok, arkadaslar dans etti, ben masadan eşlik ettim vs. fena bir gece olmadi. bir baska gece, daha guzel muziklerin caldigi bi yere gitmeye karar verip dağildik.


neo the müzikolok-sosyolok :)

"Ulysses'i hiç okumadınız mı? Ben de..."


Bunu sıradan birinin söylemesinde ilginç bir taraf yok ama edebiyat profesörü bir Fransız söylediğinde insan şaşırıyor doğrusu.. (Ben de okumadım bu arada Ulysses'i -James Joyce'u kast ediyorum-, okumaya kalkıştım ama nafile -ben okuyamadıysam kimse okuyamaz :p) Paris'te yaşayan Fransız edebiyatı profesörü Pierre Bayard, Avrupa ve Amerika'da çok satanlar listesine giren "Okumadığınız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşursunuz (How to Talk About Books You Haven't Read)" diye hınzır bir kitap yazmış. Guardian'da kitapla ilgili yazıda adam için "şarlatan", "profesyonel okumaz" (orijinali "professional non-reader") gibi enteresan nitelemeler kullanılmış. Bayard kitabında temel olarak şunu savunuyor, "kitaplar hakkında konuşmak için onları başından sonuna satır satır okumak zorunda değiliz, bunu yapamadığımızda kendimizi suçlu hissetmemeliyiz. Birden fazla okuma vardır, kitapları satır satır okursunuz, göz gezdirebilirsiniz, sadece hakkında bir şeyler duymuşsunuzdur ya da okumuş ve unutmuşsunuzdur."

"Üniversitede edebiyat öğretiyorum, bu da kaçınılmaz olarak, çoğunlukla kapağını bile açmadığım kitaplar hakkında yorum yapmamı gerektiriyor" diyen Bayard, "zaman az - kitap çok" sorunsalına çözüm olarak farklı okumalar öneriyor. Bayard, kitap okuma tarzımız hakkında, kendimize ve başkalarına ne kadar çok yalan söylediğimizi göstererek, bu kitapla amacının gerçekten okuduğumuz kitaplar ve okuma tarzımız konusunda hissettiğimiz suçluluk duygusunu azaltmak olduğunu söylüyor. İnsanlardan, okuduğu kitaplar hakkında doğru bilgi almanın cinsel hayatları ve mali durumları hakkındaki gerçek bilgilere ulaşmak kadar zor olduğunu iddia eden yazar, "oysa kitaplarla ilişki kurmanın, göz gezdirmek, atlayarak okumak, unutmak ya da kapaklarına bakmak gibi, eğitimli insanlar arasında pek de kabul görmeyen pek çok yolu var" diyerek, bu ara benim gibi yeterince okuyamayanların, kitapları karıştırıp karıştırıp bir kenara koyanların içini biraz olsun rahatlatıyor :)

Kitap Fransa ve Almanya'da büyük ilgi görmüş, New York Times'ın kitap eki, kitapların hala kutsal, yazarların sosyal konumunun ise rahiple rock yıldızı arasında bir yerde olduğu Fransa'da böyle bir kitabın tutmasını hafif bir şaşkınlıkla karşılamış. Keza Almanya'da iyi bir satış rakamı yakalayan kitapla ilgili olarak yapılan röportajda yazar "Fransa'da çok satıyor, insanlar -tavsiyeme uyarak- okumadan satın alıyor. Almanya'da da çok tuttu, çünkü orada da pek çok "okumaz (non-reader)" var ve onlar da haklarının savunulduğunu görmek istiyor" gibi iddialı cümleler kurmuş.

Toplumda kitap okumaya neredeyse "tapınılırken" -edebiyat elitleri içinde bile- pek çok "kafir" var diyen yazar, "Proust ve Joyce hakkında konuşmak varken -ya da diğerlerinin eserlerine göz atabilecekken- neden zamanınızı onları okumakla harcayasınız ki" gibi kışkırtıcı bir soru soruyor. Biraz karmaşık geldiğinin farkındayım, eserlerini okumadan haklarında nasıl konuşalım diy mi ama? "Proust da uzun cümlenin gözünü çıkarıyormuş, Joyce desen hangi dilde yazdığı belli diyil" diye atmasyon cümleler mi savurucaz? Yok, bizim fransız profesörün demeye çalıştığı farklı bi şey, "Okumamak (non-reading) gerçek bir aktivite, edebiyatla bağlantı kurmayı içeriyor ve "okuma eksikliğinden" epey farklı bir şey. Bayard'ın olaya Derridacı bir yaklaşımı var (peeh, Derrida felan, cok entel oldu bu yazı:) yani nesneler ve sistemler arasındaki ilişkiye odaklanmak onları destekliyor da. Kitapları bir "sistem" olarak gören profesör, asıl önemli olanın kitaplarla topluma yayılan dedikodular, ortaya çıkan fikirler ve başlayan çatışmalar olduğu görüşünde. "Düşünceler arasındaki ilişkinin, düşüncelerin kendisinden daha önemli olduğunda ısrar eden Bayard, böylece herhangi bir kitap için, neden bahsettiği hakkında kabaca bir düşünce sahibi olmanın ve onu toplumun "kollektif kütüphanesi"nde bir yere yerleştirmenin yeterli olduğunu savunuyor. (Don Kişot'u okumaktan yırttık mı o zaman? Onu da bitiremiyorum ben, yazıklar olsun bana! -yok işte, adam "bunun için dövünme çocuğum, ne hakkında olduğunu bil, neye işaret ettiğini, mesajını felan bil yeter diyo, e tamam o zaman).

Şimdi "ama efendim şöyle sayfaları birer çevirip satır satır okumanın zevki nerede kaldı" diyeceksiniz, haklısınız, zaten new york times da bizim bu bu ükela profesöre benzer bir şey sormuş:

Peki ya okurken hissettiklerimiz, aldığımız keyif, yalnızlığımıza çare oluşu gibi şeyler ne olucak?

Tabii ki, ben de tıpkı sizin gibi, bir şeyler hissetmek için okurum.

O zaman neden klasik, satır satır okumayı değersiz addederek kitaba şöyle bir göz gezdirmeyi öne çıkarıyorsunuz? Adeta 100 edebiyat klasiği hakkında birazcık bir şey bilmeyi, bir kitabı tamamen bilmeye tercih eder gibisiniz? (hafif sinirlenmiş arkadaş, bunca yıldır boşuna devirdik Proustları diye düşünüyor belki :)

Bence iyi bir okur, bir kitabı ilk cümleden son cümleye okuyabilir, eğer bazı kitaplarda bunu yapmak istiyorsanız, bunun için diğer kitaplara da göz atmanız gerekir. Eğer birine gerçekten âşık olmak istiyorsanız, pek çok kişiyle tanışmalı, görüşmelisiniz. Ne demek istediğimi anlatabildim mi?

Proust hakkında bir ders kitabı yazdığınıza göre bütün eserlerini okumuş olmalısınız?

Proust okunması çok zor bir yazar. Cümleleri çok uzundur ve tuhaf bir yapısı vardır, bu yüzden de başından sonuna okumak pek de mümkün değildir. Okumanın başka türlerini kullanmak zorundasınız.

Ne yani, siz şimdi Proust'a sadece göz attığınızı mı söylüyorsunuz?

Evet, tabii ki öyle yaptım! Proust'la yaşadığımı söylemeyi tercih ederim. İyi bir yol arkadaşı, dosttur. Bazen kitaplarını elime alır, hayatım için tavsiyeler ararım. Sayfalarını açar, satırlara göz gezdiririm. Kitaplarla yaşamak budur. Önemli olan kitaplarla yaşamaktır.


Bazı fikirlerine pek aklım yatmadıysa da bence haklı olduğu noktalar var Bayard'ın. Bu zaman kıtlığında her şeyi okumak ve bunların genelde gerçekten kıymetli şeyler olması pek mümkün olmuyor. Zaten tanıdığımız bildiğimiz yazarların yeni kitaplarını okumayı dışarda tutarsak, klasiklere ve yeni çıkan eserlere göz gezdirmek, gercekten okumak istediğimiz şeyler için vakit yaratır gibi geliyor. tabii tartışmaya açık bir mevzu... hala bir sürü klasiği ya da yeni kitabı okumamış olan ve de piyangodan büyük ikramiye falan cıkmadığı sürece de okuyamayacak biri olarak, adamın yazdıkları iyi geldi sanki. Don't panic!* diyo yani, benim gibi evde yükselen okunacak kitap yığınlarının etrafından dolaşmak zorunda kalan başka arkadaşlar varsa onlar da haberdar olsunlar dedim.

*Douglas Adams'ın Otostopçunun Galaksi Rehberi'nden.

ajanda sıkıntısı, depresif takvim, vişneli mekik ve çiçekler


önce beşiktaş'a gitmeli diye düşündü yataktan kalkarken, dışarda havanın soğuk olduğu perdenin arasından sızan ışığın solgunluğundan belliydi. ayağının ucunda kıvrılmış kedi, bu saatte kalkmanın ne manası var der gibi küçümseyerek bakıp uykusuna geri döndü. sevgili istanbullular kar yağdığından otomobillerini çıkarmamış olacaklar, trafik pek rahattı. hem son ödeme tarihi geçen su faturasını yatırdı, hem de artık yolunun üstü olmadığından daha seyrek gelebildiği beşiktaş'taki klasik mekanlarına uğradı. önce kabalcı'da ajanda baktı ama aradıgı gibi bir sey bulamadı, "her yıl bi sürü ajanda gelir, birini bile kullanmazsın, yoklugunda da ajanda kullanıcam" diye tutturursun diye söylendi. raflarda bir sürü saatli maarifler, ülkü takvimleri diziliydi, görevlilerden biri yeni kutulardan takvimleri çıkarmaya devam ederken diğer görevliye saatli maarifleri göstererek "çok tutuyor abi bunlar, altıncı yedinci ayda bile gelip soran oluyor" dedi. bunu duyunca "tamam bir geleneği yaşatmak iyi de, bu takvimde hep olumsuz şeyler yazıyor, insan o gün sayfayı kopardığına pişman oluyor günün tarihindeki ölümleri, felaketleri okuyunca" diye düşündü, sonra da "aslında iyi fikir, böyle temalı takvimler yapılmalı, içinde ya sadece karanlık şeylerin ya da neşeli şeylerin, doğum yıldönümlerinin yazıldığı türleri olmalı, üstlerine de yazılmalı ki insanlar bilerek alsınlar. bu fikri unutmayayım da ofisteki arkadaşlara söyleyeyim diye zihnine hayali bir post-it yapıştırdı. ofis deyince aklına o gün uzuun bir izinden geri dönecek olan arkadaşı b. geldi. yazın bir bebeği olan b, altı ay aradan sonra ofis hayatına geri dönüyordu, yaptıkları uzun telefon konuşmalarından çok zorlanacağını hissetmişti arkadaşının, bugün masasına geri döndüğünde onu neşelendirecek bir şeyler bulmalı diye geçirdi aklından, şöyle mis gibi kokan bir demet nergis almalıyım, belki de yeni bir defter, yeni çalışma yılı için. bunları akıl ettiğine için için sevinerek çarşı içindeki çicekciye dogru yürüdü. neşesini söndüren, akşam bir türlü pişmek bilmeyen havuclu keki hatırlaması oldu. aksamki partiye meşhur kekinden götürme sözü vermişti arkadaşlarına ama ev arkadasının fırınındaki ayarlar, alıştığı bildiği kendi fırınından farklı çıkınca içinde koca koca gözenekler olan berbat bir kek çıkmıştı ortaya. keki o zor begenen arkadaslarının şerefine verilen partiye hayatta götüremezdi. çarşı içinden elinde mis gibi kokan çiçeklerle geçerken kar başladı yeniden, o havada çiçeklerin öyle kokması tuhaf geldi, yanlış zamanda, yanlış bir yerdeymiş gibi hissetti. akşam için ne götürsem diye dalgın yürürken yedi sekiz hasan paşa fırınını görünce "vişneli mekik!" diye minik bir çığlık attı iç sesiyle.. fırındaki aksi ihtiyar, mekikleri kesekağıdına doldururken ofise nasıl dönsem diye düşünüyordu, en iyisi otobüsle kabatas'a oradan tramvayla tophane'ye, sonra da yokusu tırmanacaktı her zamanki gibi. durakta beklerken yokuşun buz tutup tutmadığı konusunda endişeleniyordu ki otobüs geldi.

neo
the bayan dalloway :)

*herkese iyi haftasonları.

bir japon yılbaşı geleneği:
biten yılı unutma partileri



yılbaşını birlikte kutladığımız arkadaşlardan ikisi bir süre öncesine kadar osaka'da yaşıyordu. yılbaşı sofrasına oturunca laf döndü dolaştı japonların yeni yılı nasıl kutladığı, dünyanın geri kalanından farklı olarak bir gelenekleri olup olmadığına geldi. dogru tahmin etmişiz tabii, süper bi gelenekleri varmış. bu akıllı japonlar her yıl aralık ayında "biten yılı unutma seremonileri" (ingilizce'de "forget the year parties" diye geciyor, japoncası "bonenkai") düzenlermiş. onbeş günlük bir periyod içinde iş arkadaşları, okul arkadaşları geçen yılın üzüntülerini, sıkıntılarını ve dertlerini unutmak amacıyla daha çok restoranlarda bir araya gelirmiş. masadaki herkes çok tuttu bu fikri, yalnız gecen yıl bebek sahibi olan arkadaşımız şiddetle itiraz etti, "hayır hayır ben gecen yılı unutamam, kızım oldu benim! diye :) "ilk yarısını unutsam, ikinci yarısı kalsa" diye işi pazarlığa bile döktü.



hazır japonya görmüş birilerini bulunca başka sorular da geldi tabiy, bir başka arkadaşımız hiç kel japon olup olmadığını sordu, o sorunca herkes şöyle bi düşündü de hakkaten de masada kimsenin kel japon görmediği ortaya çıktı. japonya'dan gelen arkadaşlar da bu gözlemimize katıldı, japon erkeklerin (dönemsel dökülmeler dışında kadınlarda pek olmuyor ya bu saç dökülmesi) büyük çoğunluğunda yokmus bu problem, tek tük rastlanıyormuş. nedeni de bol bol tükettikleri yosuna bağlanıyormuş. hani şu suşi sararken kullandıkları incecik yapraklar halindeki kurutulmuş yosunlar var ya, onun içinde bulunan bir madde saçları dökülmekten koruyormuş. o yüzden de kel japon nadiren bulunan bi seymiş. bunun üzerine fırtına bey "madem o kadar az bulunur bi şey, herkes yılbaşında dansöz getirir ben de seneye size kel japon bulup getiricem" diye vaatte bulundu :) seneye hatırlatıcaz bu sözü kendisine..


güzel bi yılbaşı geçirdik, ışıklar, süsler, mumlar, henüz toplamaya hazır değiliz, evin bu hali çok hoşumuza gitti. dün ev arkadaşımın ofisten arkadaşı geldi, ilk kez gördü evi, çok beğendi ve "burası tam bir ankara evi" dedi. ben ankaralı arkadaşları olan biri olarak anladım ne demek istediğini, ankara evlerinde vardır öyle bir sıcaklık, kitaplar, mumlar, kediler, hafif bir dağınıklık, mütevazı eşyalar.. ev arkadaşım önce panikledi, aa nasıl ankara evi ya, sıkıcı mı diyosun yoksa diye ama bu açıklamayı yaparak yatıştırdık kendisini :)

güzel girdik, güzel geçer inşallah bu yıl hepimiz için.