
toru okada, çok da severek yapmadığı hukuk bürosundaki işinden ayrılmış, birkaç aydan beri evde oturan sıradan bir adam. karısı kumiko, bir dergide çalışıyor, bir süredir akşamları eve geç geliyor, adam gün boyunca evde vakit geçiriyor, yemek yapıyor, giysileri kuru temizlemeciye götürüyor, mahallenin yüzme havuzuna gidiyor. böyle yazınca adamın sıkıcı bir hayatı varmış gibi geliyor ama öyle değil, tanımadığı tuhaf bir kadın ısrarla arayıp toru okada’ya acayip şeyler soruyor. genelde de erotik içeriği oluyor bu soruların, kadının kışkırtmalarına kapılmadan telefonu kapatıyor ama bu öyle sürüp gitmiyor. çok başka şeyler geliyor bizim okada'nın başına.
aslında her şey kedileri noboru vataya'nın (karısının abisine benzettiklerinden onun adını vermişler) ortadan kaybolmasıyla başlıyor. karısı kumiko, kediyi mahallede aramasını isteyince toru, sokağa çıkıyor ve mahalledeki uğursuz boş evi, onun karşısındaki evin bahçesinde güneşlenip, açık saçık dergiler okuyan, altı parmaklı kızlardan, kadavralardan, kel adamlardan bahseden yeniyetme kızı ve o uğursuz evin bahçesindeki susuz kuyuyu keşfediyor. sonrasında sırf kedisi degil karısı da ortadan kayboluyor ve olaylar gelişiyor.
kitabın hikayesini tümüyle yazmak istemiyorum. istiyorum ki meraklanıp okursanız, her ayrıntı sizin için sürpriz olsun. bu arada türkçesini alırsanız sakın arka kapaktaki detayları okumayın, hikayenin gidişatında, çok sonraları ortaya çıkacak detayları bile yazmışlar, bilseydim arka kapağına bakmazdım hiç, oysa İngilizcesinde ne güzel özetlemişler, okuyucunun merakına hürmeten çok az detay vererek.
neden sevdim ben bu kitabı diye düşünüyorum, uzak bir alaka belki ama biraz orhan pamuk'un üslubuna hatta onun kara kitap'ına benzettim sanırım. kayıp bir kadın ve ondan ümidi kesmeyip sebatla –bazen de ümitsizlikle- ona ulaşmaya çalışan bir adam var bir kere. bir de mütemadiyen enteresan birileri adamın hayatına girip çok acayip hikayeler anlatıyor, bir esrar, bir gizem var ama bir yandan da günlük hayatın bütün sıradan detayları da yer alıyor metinde, ki hastayız o detayların :) birkaç gün önce peri'nin yorumlarından birine kitaptan alıntılar yazmıştım, aşağıda birkaç alıntı daha var. pahalı restoranlarda yemekten önce masaya getirilen ve türkçeye "damak hoşluğu" diye çevrilen minik ikramlar varmış, benimki de o hesap :)

"Bu yaz başlangıcının pırıl pırıl güneşinde verandada dikilip küçük bahçemizi seyre daldım. Aslında görünüşü insanın yüreğine huzur veren türden bir bahçe değildi. Toprağı hala simsiyah ve ıslaktı, çünkü güneş oraya her gün çok az vururdu ve bitki olarak da oldukça cılız iki üç küme ortancadan başka bir şey yoktu. Yakındaki korudan gelen düzenli bir kuş sesi duydum ki ki kiii diye, sanki bir zemberek kuruyordu. Kumiko ve ben ona "zemberekkuşu” adını takmıştık. Daha doğrusu ona bu adı Kumiko vermişti. Gerçekte hangi türden bir kuş olduğunu bilmiyorum. Neye benzediğini bile bilmiyorum. Ama kuşun buna aldırış ettiği yoktu ve her gün gelip küçük, huzurlu dünyamızın zembereğini kuruyordu."
...
“O gece karanlıkta Kumiko’nun yanına uzanmış, tavanı seyrederken, bu kadını gerçekten ne kadar tanıdığımı sordum kendime. Kol saatim sabahın ikisini gösteriyordu. Kumiko derin uykudaydı. Bense karanlıkta, mavi mendilleri, çiçekli tuvalet kâğıdını ve biberli sığır eti sotesini düşünüyordum. Bu şeylerden hiçbirine katlanamadığından habersiz nasıl yaşayabilmiştim ki? Gerçi, söz konusu olan, son derece boş ve önemsiz ayrıntılardı, gülüp geçmeliydim. İncir çekirdeğini doldurmazdı. Birkaç güne kalmaz, ikimiz de bu gülünç olayı unutup giderdik.
Ne var ki, bu durum, garip denecek biçimde zihnimi kurcalıyordu. Gırtlağa saplanmış bir balık kılçığı gibi rahatsız ediyordu beni. Bu, belki de sonuçları çok daha ciddi ve kötü olabilecek bir şeyin başlangıcıydı. Bir kapıydı. Ardında tanımadığım bir Kumiko’nun dünyasının açıldığı bir kapı. Kapkaranlık, son derece geniş bir oda hayal ediyordum. Bu odada elimde, sadece küçücük bir bölümünü görmeme yardımcı olabilecek bir çakmakla geziniyordum. Bir gün odanın tümünü de seçebilmeyi başaracak mıydım acaba? Yoksa odanın her yanını gezemeden yaşlanacak, hatta ölecek miydim? Eğer böyleyse evliliğin ne anlamı vardı ki? Tanımadığım birisiyle yaşıyor ve yatağımı paylaşıyorsam, yaşamanın ne anlamı vardı?"
...
Az sonra üstünde kahve kabı bulunan gümüş kaplama bir tepsiyle bir garson kız göründü, önüme koyduğu fincana kahve doldurdu. Sonra da bir tapınak ziyaretçisine, gelecekteki uğursuz haberler yazılı bir kağıt parçası uzatan birinin sinsi ve telaşlı hareketleriyle hesap pusulasını masaya bırakıp gitti.
...
O adamın küçük, sakin dünyasına böyle ansızın dalışım, hiç kuşkusuz bir Yunan tragedyasında, uğursuz haber taşıyan bir habercinin gelişine benzetilebilirdi.
...
Bu kuyu da, bu evin çevresinde bulunan her şey gibi, epey zamandır terk edilmiş görünüyordu. Buralarda genel olarak bir tür uyuşukluk egemendi sanki. Belki de cansız nesneler, bakışlarını üzerlerinde gezdirecek kimse olmayınca büsbütün cansızlaşıyordu.
...
Gözlerini kırpıştırdığında, uzun kara takma kirpikleri, zenci bir kölenin saldığı hurma dallarından bir yelpaze gibi usul usul kalkıp iniyordu.
...
kader, insanın dönüp bakması gereken bir şeydir, önceden bilmesi gereken değil.
...
Kediyi verandadaki eski bir yastığın üzerine bıraktım, yıkanmış da sıkılacak çamaşır gibi yumuşacık ve ağırdı.
****
not1: kitapta yer yer şiddet ve cinsellik içeren bölümler var, buraya yaptığım alıntılar yanıltmasın, "amanıın, bu neolitik hanım da ne edepsiz kitap önermiş, yazıklar olsun!” olmasın sonra.
not2: türkçe baskısının kapağı güzel degildi, ben de resim olarak ingilizce baskılarının kapaklarını koydum sayfaya.
not3: hikayeyi tümüyle anlatmayayım diye pek bir şey de yazamamış oldum aslında kitap hakkında, rüyaların ve de müziğin önemli bir yeri var metinde. bir de ekşi sözlük’te “david lynch filmlerinin edebiyattaki karşılığı” denmiş, bence o kadar karanlık ve anlaşılmaz değil ama yer yer bir lynch atmosferi de yok değil kitapta.
Zemberekkuşu’nun Güncesi
Doğan Kitap, 738 sayfa