kıra gitsek yine


ilkokuldayken mayıs ayı başlarında öğretmenimiz, "evdekilere haber verin, haftaya cuma kıra gidiyoruz" derdi. o zamanlar piknik kelimesi sadece pazar sineması kuşağında yayınlanan eski amerikan filmlerinde kullanılırdı. biz "kır"a giderdik.

kıra gidileceği akşam yumurta, patates haşlanır, köfte-patates kızartılırdı. kasabada yaşayan fakat köyle bağlantılarını koparmamış ailelerin çocuklarının kır menüsünde taze soğan da olurdu ve de esmer köy ekmeği. yiyeceklerin dışında yanımıza çiyle ıslanmış otlara sermek için küçük kilimler ve top, ip gibi oyuncaklar alırdık. o gün okula önlükle değil normal kıyafetlerimizle gidişimiz hepimiz için büyük olaydı. hava bulutluysa inşallah yağmur yağmaz diye dua eden bir grup afacan ellerimizde beslenme çantaları, kilimler, toplar, başımızda öğretmenimiz, kasabanın içinden geçip, evlerin bittiği noktada başlayan badem, erik ağaçları dolu kıra yürürdük. yürürken sağa sola takılmayalım, ilgimiz dağılmasın diye şarkı söylettirdiklerini hatırlıyorum. sonra da bütün bir günü otlarda yuvarlanarak, badem, erik, çicek toplayarak, birbirimizin beslenme çantalarından çıkanları paylaşıp yiyerek geçirirdik. köy ekmeği getirenler bizim beyaz ekmeklere, ben de onların esmer ekmeklerine özenirdim (kakaoluymuş gibi gorunurlerdi).

öğlen, sandvicimi terasta yiyince aklıma geldi kıra gitmek, ne güzel olurdu biri gelse, hadi kıra gidiyoruz dese. aksi ihtiyarlar gibi oldum, genelde bulundukları andan mutsuzdurlar ve hep gecmisten söz edip, özlemle anarlar ya, o hesap. bugunlerde ya sık sık cocuklugumun gectigi kasabayı ya da üç ay kaldığım londra'yı özlüyorum. buradan ve bu zaman diliminden çok uzakta bir yerleri yani..

çocuk istismarını durdurun!


(kampanya katılmak için: 'çocuk istismarını durdurun' sloganına ve -posterde web adresi bulunan forumdan edinilebilecek- ilgili banner'a, blogumuzda yer verip, çocukluğumuzdan hatırladığınız bir şarkı ve şu anda dinlediğimizde hissettirdiklerinden bahsetmek...)

çocukluğumdan okulda öğrendiklerimizden çok, radyodan dinlediğim şarkılar kalmış aklımda, telefonla oynayıp sağı solu arayan bir haylazın şarkısı mesela:

telefonun delikleri içinde
ufak tefek parmakları yüzünden
bil bilseniz başımıza ne geldi
küçük kardeşim yüzünden

ha bir de, hangi hayvanların yeneceğini öğreten absürd bir şarkı vardı,

"pazara gidelim bir tavuk alalım, pazara gidip bir kedi alalım.." diye tekrar edilen. saçma ama akılda kalmış işte.

bizim evde radyo hep açıktı, sabah arkası yarın'ı dinlemek için açılır, gün boyu dinlenirdi. o kuşaktan bütün kız çocukları gibi kendisine aşık olduğumdan olacak, en çok erol evgin'in şarkılarına kulak kesildiğimi hatirliyorum :)

bir de bir cuma günü yazdığım gibi, nur yoldaş'ın şarkıları acayip yer etmiş hafızamda, ne zaman dinlesem, şarkıları ilk kez duydugum o sahile dönüp, kumların arasında deniz kabugu arayan, denize doyamayıp "gitme vakti gelmesin hemen" diye dua eden küçük kız çocuğunu görüyorum.

bu ara işler acayip sıkışık ofiste, kısa kısa yazıp kaçıyorum hemen. nisan sonuna kadar böyle olacak sanırım.

bahar vs.

yarin onemli bir toplanti var, son bir-iki gündür onun hazırlıklarıyla uğraşıyoruz ofis olarak, bir huzursuzluk ve işler yetişmeyecek korkusu var üzerimde.

terastaki saksılara çicek ektiğimiz günden beri hava soguk, yagmurlu :) bir çiçekle bahar gelmiyormuş hakikaten.

dün pantolon alayım dedim, normalde giydiğim bedenler olmadı, bir üst beden de büyük geldi, arada derede kaldım bu son aldığım kilolar yüzünden. birkac kilo daha alayım da bundan sonra gürbüz bir insan olarak sürdüreyim hayatımı diyorum. ne zayıflıycam yaa :)

periciğim sobelemiş beni, ancak haftasonu yazabilicem sanırım. çocukluğumdan hatırladığım pek çok şarkı var, sözlerini anlamadan yarım yamalak söylemeye çalıştığım "başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegah" şarkısı mesela. haftasonları gittiğimiz deniz kenarındaki askeri kampta çalardı bu şarkı, bir de yine nur yoldaş'ın "sigaramın dumanı" şarkısı.. bir şey ifade etmese de nasıl da kaydediyor çocuk hafızası bir sürü şeyi. tuhaf..

fotograf gecen yıl mayıs ayında gittiğimiz ve buraya da yazdığım cumalıkızık seyahatinden.

iyi haftasonları

cadde’de mozaik, modern'de kedi




cumartesi: vapurla kadıköy'e geçiş, caddebostan sahilinde çay keyfi, cadde'de (anadolu yakasında oturanlar gibi sadece "cadde" demek de pek bir havalı oluyor :) güzel bir yemek, kahve ve mozaik pasta.

pazar: karaköy namlı'da kahvaltı, sonrasında istanbul modern'de cihat burak sergisi. öğleden sonra evde uyuzlanma ve güzel bir film: stranger than fiction. pek çok sahnede kahkahalar attıran, yer yer hüzünlendiren ve endişelendiren çok iyi bir filmdi. bulursanız kaçırmayın.

caddebostan plajında bir adam denize giriyordu. yaşlıca biriydi, hava da zaman zaman bulutlu oldugundan epey serindi, adama baktıkça benim içim üşüdü.

cihat burak sergisinde sanat casusluğu yapıp, bloga yazabilmek için bazı metinlerin fotoğraflarını çektim. fotograf çekmemin yasak oldugunu biliyordum ama flaşsız, cep telefonundan çekiyorum işte ne var, koca sergi kitabını alamam ki, pahalı. çaktırmadan dört-beş metni çektim, sonuncusunu çekerken görevlilerden biri gelip uyarınca da yarı mahcup, yarı arsız, "aa afedersiniz, uyarıyı görmemişim, hem sadece metinleri çektim, resimleri degil" dedim :) aşağıda o metinlerden bölümler var. çok etkilendiğimi söyleyemem ama neşeli, tuhaf resimlerdi, cihat burak da enteresan bir adammış, yolunuz düşerse gezin derim. hep kediler var resimlerinde, sırf bu yüzden bile sevebiliriz :)

son bir not, ankara'dan gelen bir arkadaşımla gezdik sergiyi, karısı gelemediği için ona serginin o pahalı kitabından aldı, hoşuma gitti.

...

Ey resmimizin korkunç çocuğu!

Bir in adamıdır Cihat Burak. İninin dip odalarında top top eski kağıtlar, kediler, eski jiletler, kuşlar, fırçalar, kurşunkalemler, diş macunları, arı ölüleri, hokkalar, karafakiler, divitler, çalar saatler, maşallahlar, cep aynaları ve "şimdiki zaman" adını verdiği tarih'le oturur. Bu yüzden en yakın arkadaşları Evliya Çelebi'ler, Karahisari'ler, Şeker Ahmet Paşa'lar değil midir? Pazarları huzura çıkacakmış gibi giyinip, Beyazıt'ta, Fatih'te, Yenikapı önlerinde onlarla dolaşmaz mı? Her sabah Cihangir'in o binbir direkli geçitler, kuleler, merdivenler, mazgallar labirentinden çıkıp (bir Cihangirli olarak) en kısa yoldan (en kısa yollar aktarlar, kağıtçılar, bakırcılar, kasap, misci dükkanları mı?), Fatih'te gönyeler, pergeller, T cetvelleriyle dolu bir odada kağıt-kalemlerle iyice canını sıkıp, bütün in adamları gibi sonra da kendini sokaklara atacaktır. Değil mi ki artık başına buyruktur ve yavaş yavaş Balıkpazarı'na çıkıyordur ve bir adımda sevili Cumhuriyet'indedir, öyleyse açacaktır adımlarını (gevşetip gömleğinin yakasını ve düşsün diye boyunbağını).

Bir akşam adamı değil midir? O halde daha bir bırakacaktır kendini ve fotin bağlarını (yudumlayıp rakısını) ve daha bir çöküp içine bütün ayrıntıları atıp, yalnız ellerine ve gözlerine bağlanıp (gözleri nereye bakacağını biliyordur) ve gülüp kendi kendine (Hoca Nasrettin mi düşmüştür usuna? Resmimizin bir Hoca Nasrettin'i değil midir hem? Onun gibi alaycı, bıyık altından gülen ve rint). Gülsün bakalım, kucağında kediler ve biraz daha uzamış kolları.

İlhan Berk

...

Cihat Burak sanatın müfredat ötesi büyük dış potansiyel etkinlik ve gücünü kanıtlayan, hangi malzemeye el atsa ondan büyük sanatsal keyifler çıkaran eşsiz bir ustadır. Resmi mesleği mimarlık olduğu için, acaba yapı inşa etmenin koşulları bu ölçüde kabalaşmasa ve yabanileşmeseydi de Cihat Burak her unsura ve soruna mimarca egemen olabileceği binalar yapsaydı, ortaya neler çıkardı? Size yeminle söyleyeyim, akıl almaz güzellikte binalar çıkardı.

İstanbul'un büyük alanlara açılan cami külliyeleri çevresindeki çınar ve kestane ağaçlarının gölgeleri altında tırnaklarını kemirip, kedileri mıncıklar Cihat Burak. Kedilerden bir iki pençe tırmığı almazsa içi rahat etmez.

Sezer Tansuğ
Hürriyet Gösteri, Ocak 1983

...

Burak ustanın evreninde, "Seksus"lar, bir Osmanlı Çeşmesi, bir İyon başlık, tahtlarında oturan sultanlar, kör kediler, kuzineler, merdivenler, Kuvayi Milliye Gazilerimiz, öldürücü zırhlılar ve de göbek dansçıları, müthiş bir senaryoda, bir sarman gibi birbirine dolanır, kafanız karışır gibi olur (...)

O. Zeki Çakaloz
...

Kedilerimi çok seviyorum evet. Ama içinde kedi olmayan resmim var tabii. Ama çoğunlukla vardır. Öyle zannediyorum ki doğa, insanlar kaplanı da aslanı da sevebilsin diye kediyi yaratmış, çünkü aslanı kaplanı kucağınızda tutamazsınız, Allah göstermesin! Bir kapışta insanın kafasını ağzına alır. Ama kediler de aynı familyadan olduğundan hiç farkları yok. Yalnız kediler özgürlüklerine daha düşkün, aslında hepsi düşkün de mesela sirk marifeti öğretemezsiniz kediye pek. Ama koskoca aslanı yanan çemberden atlatıyorlar, ne yapsın zavallıcık.

Cihat Burak
Ahu Antmen'le Söyleşi
Cumhuriyet, 8 Mart 1994

Ben sanatı bir nevi röportaj, hayatın yansıması olarak görüyorum. Oturup da güneşin batışı, göller kayıklar olmaktan ziyade içinde yaşadığımız hayatın bir görüntüsünü yakalamak. Ben daha çok yaşadığım şeyleri yansıttığım için resimlerinde mizah tarafı ağır basıyor. Güncel olayları yansılıyorum, yaşadığımız hayat bir mizahtır. Biz naif bir hayat yaşıyoruz. Endüstrileşmemiş memleketin insanları naif yaşar, onu yansıtmak lazım."

Cihat Burak
Güneş, 25 Şubat 1982

neo'nun eve dönüş yolu dilemması



efenim bildiginiz üzere yıllarca çektiğim boyacıköy-taksim hattı trafik eziyeti, sonbaharda gümüşsuyu'na taşınmamla birlikte sona ermişti. lakin insanoğlu hakikaten nankörmüş, ben bugün bunu gördüm :) ofisten normalde altı bucuk-yedi gibi çıkıyoruz, eğer o saatlerde milletle birlikte çıkarsam yarım saatte evde oluyorum. ama bazen üzerime öyle bir üşengeçlik çöküyor ki o yol gözümde büyüyor. iki alternatifim var: ya aşağı tophane'ye yürüyorum, tramvay'a binip iki durak sonra kabatas'ta iniyor ve de gümüssuyu'na cıkıyorum ya da istiklal caddesinden taksim'e, ordan da gümüşsuyu'na yürüyorum. hava karardıktan sonra tophane'ye inen sokaklarda beliren tekinsiz tipler, insana birazdan bir film-noir kahramanı olabilirsin duygusu yaşattığından pek tercih etmiyorum. istiklal caddesi'nin hep aynı müzikleri çalan dükkanlarından da yılmış vaziyetteyim.(böyle parizyen, romantik havalar, sanki artık beyoğlu'na kravat ve şapkayla çıkan, tayyörleriyle piti piti yürüyen şık hanımlar var da, kime çalınıyor anlamıyorum, kuruyemişlerin bile fotoğraflarını çeken capon turistlere herhalde, peh! bu arada parantez uzayıp gidiyor ama agos gazetesinde bir reklam gördüm, "cemil ipekçi ve katya şapka'nın eski çalışanı figen minaoğlu şık tasarımlarını birleştirerek göze ve zevke hitap ediyor"larmış. tayyör fiyatı 3 bin euro [şapka dahil], gelinlik 6 bin euro imiş. tayyör giyen kalmadı sanıyordum ama baksanıza şapkalısı bile halen dikiliyormuş. benim bilmediğim bir paralel evrende bir istiklal caddesi daha var belki de, orda millet böyle şapkalı, tayyörlü, romantik müzikler eşliğinde dolaşıyor, bana da birbirini ite kaka yürüyen grupların, cevval anketcilerin arasından hızlı hızlı yürümek düşüyor.)

neyse işte, her akşam çıkış saati yaklaştıkça, bu akşam nereden gitsem ikilemi içine giriyorum, vakitlice çıkabilirsem -ki bu pek nadir oluyor- hava tam kararmadığından, tophane'ye iniyorum, hoop 15 dakkada evdeyim. kitap okumuyorum pek, çantadan çıkarıp başlayana kadar fındıklı durağına gelmis oluyor tramvay. ben de müzik dinliyorum, artık stereo bluetooth kulaklıgım da var, cep telefonuma daha geniş kapasiteli bir hafıza kartı aldım, kulaklık kablolarına dolanmadan rahat rahat cepten mp3 dinliyorum. benim blogu okuyan, böyle örgüydü, ekmek yapmaydı, kediydi mevzuularını görüp, beni "martha stewart-emine beder" arası bir tip sanabilir ama yok, benim teknolojiyle aram iyidir, çoğu zaman sıkıcı mevzular olarak algılandığından bahsetmiyorum burda. yoksa size kablosuz iletişimin inceliklerini, en son çıkan bilgisayarları, cep telefonlarını da yazabilirim yane :) bu arada kulaklığın menzili 10 metre gibi bi şey, denedim, işyerinde laptop'dan kulaklıkla müzik dinlediğimde tuvalete gittiğimde bile dinleyebiliyorum, terasa çıkınca kesiliyor yalnız.

teknoloji deyince bir de şu geldi aklıma, bir arkadaşın sevgilisi viyana'da yaşıyormuş, bir teknoloji firmasında çalışıyor çocuk, kız da istanbul'da yaşıyor. bunlar görüşme sorununu şöyle çözmüşler, çocuğun evinde ve işyerindeki bilgisayarda web cam kurulu, kız da evdeki laptop'a web cam takmış. ha ne var bunda diyorsunuz tabii, ama öyle degil, bu arkadaşların bilgisayarları sürekli açık ve birbirlerini görüyorlar. kız eve arkadaşlarını çağırıyor diyelim, salonun herkesin görebileceği bir noktasında kameralı laptop duruyor, eve gelenler önce bilgisayara selam veriyolar, "abi ne naber" diyerekten, sohbete devam ederken de viyana'daki çocugun görebileceği bir açıda oturuyorlar. kız yemek falan yaparken, çocugu -bilgisayarı yani- mutfağa götürüp tezgaha koyuyor, sohbete ordan devam ediyorlarmış. teknolojinin geldiği noktaya bakın sevgili kariler, diyerek eve dönüş yolu dilemma'ma geri dönmek isterim. hava kararmışsa istiklal caddesine çıkıyorum mecburen, bu da eve ya abur cubur ya ıvır zıvır nevi bir şeylerle dönmek demek. istiklal'i yürümenin iç sıkıntısını lebon'dan profiterol, çikolata kaplı portakal kabugu şekerlemesi; malatya pazarınden kurutulmuş tropik meyveler, kabuklu tuzlu badem; koska helvacısından portakallı tahin helvası; balık pazarından turşu, bolulu hasan usta'dan krem karamel; duran'dan meksika salatalı kanepeler alarak (tabii ki hepsini aynı aksamda almıyorum gözünüz korkmasın) eve varıyorum. ıvır zıvır alışverişi için de sık sık mektup kırtasiye'ye, aksesuar satan zincir mağaza var ya ona illa ki bir giriliyor. bir de son bir haftada abuk subuk seyler kontejanından badem'e kurmalı civciv ve zıplayan plastik tavşan aldım :) ilgilendi mi dersiniz hayır, tembel teneke.

bu dağınık yazıyı, plastik tavşan mevzuuyla bitirmek isterim, benim çocuklugumda da vardı bunlardan, hiç değişmemişler yahu, aynı saçma mekanizma, plastik borunun ucundaki lastik topumsu şeye bastırıyorsun hop hop hopluyor. badem ilgilenmezse ofisin oyuncagı yapmaya karar verdik, strese birebir.

iyi hafta sonları dilerim

önce "kahverengi çizgili, kuyruğu biraz çarpık, iri bir erkek kedi" kaybolur...




toru okada, çok da severek yapmadığı hukuk bürosundaki işinden ayrılmış, birkaç aydan beri evde oturan sıradan bir adam. karısı kumiko, bir dergide çalışıyor, bir süredir akşamları eve geç geliyor, adam gün boyunca evde vakit geçiriyor, yemek yapıyor, giysileri kuru temizlemeciye götürüyor, mahallenin yüzme havuzuna gidiyor. böyle yazınca adamın sıkıcı bir hayatı varmış gibi geliyor ama öyle değil, tanımadığı tuhaf bir kadın ısrarla arayıp toru okada’ya acayip şeyler soruyor. genelde de erotik içeriği oluyor bu soruların, kadının kışkırtmalarına kapılmadan telefonu kapatıyor ama bu öyle sürüp gitmiyor. çok başka şeyler geliyor bizim okada'nın başına.

aslında her şey kedileri noboru vataya'nın (karısının abisine benzettiklerinden onun adını vermişler) ortadan kaybolmasıyla başlıyor. karısı kumiko, kediyi mahallede aramasını isteyince toru, sokağa çıkıyor ve mahalledeki uğursuz boş evi, onun karşısındaki evin bahçesinde güneşlenip, açık saçık dergiler okuyan, altı parmaklı kızlardan, kadavralardan, kel adamlardan bahseden yeniyetme kızı ve o uğursuz evin bahçesindeki susuz kuyuyu keşfediyor. sonrasında sırf kedisi degil karısı da ortadan kayboluyor ve olaylar gelişiyor.

kitabın hikayesini tümüyle yazmak istemiyorum. istiyorum ki meraklanıp okursanız, her ayrıntı sizin için sürpriz olsun. bu arada türkçesini alırsanız sakın arka kapaktaki detayları okumayın, hikayenin gidişatında, çok sonraları ortaya çıkacak detayları bile yazmışlar, bilseydim arka kapağına bakmazdım hiç, oysa İngilizcesinde ne güzel özetlemişler, okuyucunun merakına hürmeten çok az detay vererek.

neden sevdim ben bu kitabı diye düşünüyorum, uzak bir alaka belki ama biraz orhan pamuk'un üslubuna hatta onun kara kitap'ına benzettim sanırım. kayıp bir kadın ve ondan ümidi kesmeyip sebatla –bazen de ümitsizlikle- ona ulaşmaya çalışan bir adam var bir kere. bir de mütemadiyen enteresan birileri adamın hayatına girip çok acayip hikayeler anlatıyor, bir esrar, bir gizem var ama bir yandan da günlük hayatın bütün sıradan detayları da yer alıyor metinde, ki hastayız o detayların :) birkaç gün önce peri'nin yorumlarından birine kitaptan alıntılar yazmıştım, aşağıda birkaç alıntı daha var. pahalı restoranlarda yemekten önce masaya getirilen ve türkçeye "damak hoşluğu" diye çevrilen minik ikramlar varmış, benimki de o hesap :)


"Bu yaz başlangıcının pırıl pırıl güneşinde verandada dikilip küçük bahçemizi seyre daldım. Aslında görünüşü insanın yüreğine huzur veren türden bir bahçe değildi. Toprağı hala simsiyah ve ıslaktı, çünkü güneş oraya her gün çok az vururdu ve bitki olarak da oldukça cılız iki üç küme ortancadan başka bir şey yoktu. Yakındaki korudan gelen düzenli bir kuş sesi duydum ki ki kiii diye, sanki bir zemberek kuruyordu. Kumiko ve ben ona "zemberekkuşu” adını takmıştık. Daha doğrusu ona bu adı Kumiko vermişti. Gerçekte hangi türden bir kuş olduğunu bilmiyorum. Neye benzediğini bile bilmiyorum. Ama kuşun buna aldırış ettiği yoktu ve her gün gelip küçük, huzurlu dünyamızın zembereğini kuruyordu."

...

“O gece karanlıkta Kumiko’nun yanına uzanmış, tavanı seyrederken, bu kadını gerçekten ne kadar tanıdığımı sordum kendime. Kol saatim sabahın ikisini gösteriyordu. Kumiko derin uykudaydı. Bense karanlıkta, mavi mendilleri, çiçekli tuvalet kâğıdını ve biberli sığır eti sotesini düşünüyordum. Bu şeylerden hiçbirine katlanamadığından habersiz nasıl yaşayabilmiştim ki? Gerçi, söz konusu olan, son derece boş ve önemsiz ayrıntılardı, gülüp geçmeliydim. İncir çekirdeğini doldurmazdı. Birkaç güne kalmaz, ikimiz de bu gülünç olayı unutup giderdik.

Ne var ki, bu durum, garip denecek biçimde zihnimi kurcalıyordu. Gırtlağa saplanmış bir balık kılçığı gibi rahatsız ediyordu beni. Bu, belki de sonuçları çok daha ciddi ve kötü olabilecek bir şeyin başlangıcıydı. Bir kapıydı. Ardında tanımadığım bir Kumiko’nun dünyasının açıldığı bir kapı. Kapkaranlık, son derece geniş bir oda hayal ediyordum. Bu odada elimde, sadece küçücük bir bölümünü görmeme yardımcı olabilecek bir çakmakla geziniyordum. Bir gün odanın tümünü de seçebilmeyi başaracak mıydım acaba? Yoksa odanın her yanını gezemeden yaşlanacak, hatta ölecek miydim? Eğer böyleyse evliliğin ne anlamı vardı ki? Tanımadığım birisiyle yaşıyor ve yatağımı paylaşıyorsam, yaşamanın ne anlamı vardı?"

...
Az sonra üstünde kahve kabı bulunan gümüş kaplama bir tepsiyle bir garson kız göründü, önüme koyduğu fincana kahve doldurdu. Sonra da bir tapınak ziyaretçisine, gelecekteki uğursuz haberler yazılı bir kağıt parçası uzatan birinin sinsi ve telaşlı hareketleriyle hesap pusulasını masaya bırakıp gitti.

...
O adamın küçük, sakin dünyasına böyle ansızın dalışım, hiç kuşkusuz bir Yunan tragedyasında, uğursuz haber taşıyan bir habercinin gelişine benzetilebilirdi.

...
Bu kuyu da, bu evin çevresinde bulunan her şey gibi, epey zamandır terk edilmiş görünüyordu. Buralarda genel olarak bir tür uyuşukluk egemendi sanki. Belki de cansız nesneler, bakışlarını üzerlerinde gezdirecek kimse olmayınca büsbütün cansızlaşıyordu.

...
Gözlerini kırpıştırdığında, uzun kara takma kirpikleri, zenci bir kölenin saldığı hurma dallarından bir yelpaze gibi usul usul kalkıp iniyordu.

...
kader, insanın dönüp bakması gereken bir şeydir, önceden bilmesi gereken değil.

...
Kediyi verandadaki eski bir yastığın üzerine bıraktım, yıkanmış da sıkılacak çamaşır gibi yumuşacık ve ağırdı.

****

not1: kitapta yer yer şiddet ve cinsellik içeren bölümler var, buraya yaptığım alıntılar yanıltmasın, "amanıın, bu neolitik hanım da ne edepsiz kitap önermiş, yazıklar olsun!” olmasın sonra.
not2: türkçe baskısının kapağı güzel degildi, ben de resim olarak ingilizce baskılarının kapaklarını koydum sayfaya.
not3: hikayeyi tümüyle anlatmayayım diye pek bir şey de yazamamış oldum aslında kitap hakkında, rüyaların ve de müziğin önemli bir yeri var metinde. bir de ekşi sözlük’te “david lynch filmlerinin edebiyattaki karşılığı” denmiş, bence o kadar karanlık ve anlaşılmaz değil ama yer yer bir lynch atmosferi de yok değil kitapta.

Zemberekkuşu’nun Güncesi
Doğan Kitap, 738 sayfa

murakami günleri



sizin de olur mu bilmem, bazen bir yazar saplantı halinde geliyor bende. cumartesi günü haruki murakami'nin zemberekkuşu'nun güncesi'ni bitirdim. kitabı çok sevince, yazarın başka kitaplarını da alayım dedim. turkce ceviri fena degildi ama suyunun suyunun suyu bir metin okumuş oldum ben, kitap japonca yazılmış, fransızcaya cevrilmis, turkceye de fransızcasından tercüme edilmiş. zaten direkt japonca'dan türkçe'ye çeviri pek yok sanırım. ben de ingilizcesinden okumaya karar verdim ve norwegian wood'unu aldım.

ilk fırsatta zemberekkuşu hakkında yazmak istiyorum, kitaplarında “aşk ve kayıp" temalarını işleyen yazarla, guardian'da yapılmış uzun bir röportaj var. ilginç biri murakami. ilk romanını 29 yaşında yayınlamış, her yıl maraton koşarmış, yazmaya başlamadan önce tokyo'da bir caz kulübü işletiyormuş. çok iyi bir caz dinleyicisi, çok geniş bir plak koleksiyonu var. bir röportajında, evde yangın çıksa, kurtaracağınız üç plak hangisi olurdu sorusuna, "seçemem ki, hepsini bırakırım yansın, kediyi kurtarırım" demiş :)

kudelka





not: haftasonu gittiğim çek fotoğrafçı kudelka'nın (Josef Koudelka) sergisinden (Pera Müzesi) bazı kareler.. fotoğrafla ilgili yazı yazmak ne zormuş, film anlatmak ya da ressamdan bahsetmek gibi değil. karede neler oldugunu yazsan sacma geliyor, ne anlattığını kendine göre yorumlasan, e, fotoğrafın kendisi anlatıyor zaten. vaktiniz olursa gidip görün derim.
kudelka'nın çalışmalarını "gerçekliğin -bir tür- teatral düzenlemesi" olarak tanımlamış eleştirmenlerden biri. aşağıda da sanatçıyla ilgili bir yazının linki var. gerci yazıdaki bazı yorumlara pek katılamadım ben, "gerçeği olduğu gibi çerçevelemek" gibi bir ifade var mesela, koudelka'nın pek çok karesi için bunu söylemek zor.


bir de şu sitede ayrıntılı bilgiler var sanatçıyla ilgili: