frankurt: fraulein rottenmeier, gökdelenler ve goethe'nin şehri


yok, şöyle uzun, derli toplu bir şey yazamıycam ben, yine bulıt bulıt yapmak en güzeli (bkz bulıt bulıt nedir?)

*almanya retro bir ülkedir benim için. "elveda lenin" filminin etkisi belki, gerci eski dogu berlin'i görmüş degilim ama eski filmlerden kareleri anımsatan şeyler gözüme çarpıyor bu ülkede. bir sürü şey eski kılıklı: dükkanların vitrinleri, polislerin üniformaları, telefon kulübeleri, orta yaşın üzerindeki insanların giysileri... çocukken hep karanlık, gri, sevimsiz bir resim gelirdi gözümün önüne ama yok öyle değilmiş.

*frankfurt, ahmet haşim'in de buyurduğu gibi bir ticaret şehri, çeşit çeşit gökdelenler, eski apartmanlarla hoş bir tezat oluşturuyor şehrin merkezinde. zaten gökdelenler ve şehrin ortasından geçen "main" (mayn okuyunuz) nehrinden yola çıkarak "mainhattan" olarak da anılmaya başlanmış son yıllarda. pek çok uluslararası şirketin ofisleri olduğundan, bir sürü yabancı yaşıyor şehirde, özellikle uzakdoğulular göze çarpıyor, her yerde çin, japon, hint restoranı var.

*zaman kısıtlı olunca şehri dolaşmaktan çok, müzelere vakit ayırdık. iki büyük müzeyi dolaştık, schirn kunsthalle ve stadel. kunsthalle'de ünlü belçikalı ressam rené magritte'nin bir sergisi vardı. serginin sona ermesine bir gün kaldığından olacak sanata düşkün almanlar müzeyi tıka basa doldurmuş, çaresiz o uzuuun kuyruğa biz de girdik. magritte'nin hiç bilmediğim bir dönemine ait resimler vardı (bütün ressamları dönem dönem biliyorum sanki, lafa bak :) yani o bildiğimiz melon şapkalı, suratında elma olan adamlı resimler değil, tamamen farklı bir anlayışla çizilmiş, yer yer karikatüre yaklaşan resimlerden oluşuyordu sergi. sonradan internetten baktım, "la periode vache" magritte'nin pek bilinmeyen bir dönemidir" diyordu (iyi bari, kimse bilmiyormuş :) 1948'te paris'teki bu ilk kişisel sergisi o dönem epeyce gürültü çıkarmış, provokatif ve agresif çizgiler taşıyan resimler sert eleştiriler almış. yer yer müstehcen, kaba fakat oyuncaklı, renkli resimlerdi. benim hoşuma gitti, hatta klasik resimlerinden daha çok sevdim.



*diğer müzede (stadel), erken dönem hollandalı ressamlardan the master of flémalle (robert campin) ve rogier van der weyden'ın sergisi vardı. (isimler bana da pek tanıdık gelmedi, takılmayın). hollandalı ressamları severim çok, ışıkla aralarında özel bir ilişki vardır sanki, bkz vermeer. ama bu sergiye konu olan ressamlar dini temalı resimler yapmıslar genelde, arada portreler de vardı fekat gösterişli kıyafetler içinde papalar, kardinaller, üzgün yüzlü melekler falan, bir süre sonra hep aynı resme bakıyormuşum gibi geldi, son bölümü biraz hızlıca dolaştık. iki ressamın elli eseri, londra national gallery, new york metropolitan, paris louvre, madrid prado gibi büyük müzelerden toplanmış ve aralarında ilk kez sergilenen resimler de varmış (yahu kıymetini bilemeden gezmisim biraz, bi daha nerde görücen sık dişini, dikkatlice bak diy mi?) neyse, bu sergiyle ilgili son bir not, resimler 1400'lü yıllara ait olduğundan iyice karartılmış ve biraz da az ısıtılan salonlarda sergileniyordu, o karanlık da içimi karartmış olabilir bak :)




*müze, sergi bahsini çok uzatmadan bitireyim diyorum ama jawlensky'i de yazmam lazım. rus asıllı bu ressamı da almanya seyahatinin bir gününü ayırdığımız wiesbaden'deki müzede gördüm. çok sevdim, renkli, yumuşak, fazla soyut diyil (resim değerlendirme kriterlerine bak, cin ali seviyorum ben bildigin :) hemen bir sürü kartpostalını aldım. bir sürü kartpostal oldu, onları değerlendirmenin bir yolunu bulmalı.

* hep sanat hep sanat, biraz da ne yedim, ne ictim onu anlatmazsam, bunun bir neolitik hanım yazısı oldugu nerden anlasılacak? efendim her seyahatte oldugu gibi yerel ürünlerin peşine düşüldü tabii, bizim buralarda olmayan neler var, bu almanlar ne yer ne içer araştırmacı gurmecilik faaliyetlerine girişildi. bi kere burada karaborsaya düşen milch schnitte (süt dilimi) her yerde var, zebil gibi, ye ye bıktım, o derece. ama burda olmayan bir süt ürünleri var mesela quark diye, ona bayıldım, bittim. böyle labne peynir gibi, süzme yogurt gibi, krema gibi ama bunların hiçbiri de degil bi yandan. meyvelisi var, sadesi var, meşhur berliner kurabiyesine de konuyormuş bundan. buralarda yok dediler, ama belki vardır? (teyzen sen bilirsin belki?) supermarketten aldığım acayip şeyleri bir bavula sığdırmaya çalışırken manzara epey komikti, yıllar önce halamların almanya'dan türkiye'ye tatile gelişlerini hatirladim, çay, çikolata, kahve dolu olurdu bavullardan biri. benimki de biraz o hesap oldu, ama napiyim, illa ki deniycem enteresan bi şeyler: aztek baharatlı çikolatalı ayurveda çayı, kiraz-muz aromalı bitki çayı, sütlü çikolata kaplı oreo'lar, pirasalı knorr çorba vs. bitki çayı dışında aldıklarımın hepsinden memnun kaldık ofis olarak, boş yoktu :) ha bir de benim şu meşhur lebkuchen kurabiyelerinin baharatından aldım, ilk denememin sonuçlarını yazarım.

*dısarda yemek yiyeceksek genelde nordsee'ye gittik, deniz ürünleri yapan bir zincir restoran, memleketimin balıklarının da yeri ayrı ama burdaki balıklar da süper oluyor. aslında balıktan ziyade yanındaki çeşitli sosların, türlü türlü patatesin hastasıyız galiba.. viyana'da da görmüştüm, başka avrupa şehirlerinde var mı bilmiyorum. yeme içme faslında son olarak weissbier'dan bahsetmem lazım, bira severim ben, daha çok da dark ama bu weissbier da süpermiş, memleketimizde de varmıs ama orda içtiğimiz pek bi güzeldi.



* müze müze gezmekten vakit kalmadı, frankfurt deyince akla gelen isimlerden goethe'nin evine gidemedik. ben bu arada frankfurt'ta dolasirken bol bol bayan rotenmayır'ın kulaklarını çınlattım. heidi alpler'den frankfurt'a gelince ne kadar mutsuz olmustu, o cadı mürebbiye klara ile heidi'yi nasıl üzmüştü diye.. almanya'daki arkadaşımız, heidi'nin gerçek bir hikayeden yola çıkarak yazıldığını, hatta hikayeye konu olan heidi'nin yakın zamanda 90 küsur yaşında öldüğünü söyledi. ben biraz şüpheyle baktım, bunu ayrıca araştırmam lazım. yani hikaye gercek olabilir de heidi'nin yakın zamana kadar hayatta olması, bilemedim.

*alısveris namına -marketi saymazsak- pek bir şey almadık. kartpostallar, şahane kapaklı ince-kalın defterler ve ahşap oyuncak koleksiyonu için bir bremen mızıkacıları takımı. ben en çok onları sevdim :) flickr'daki resimlerden birinde o ekip de var. ha bir de ofisteki arkadasıma "gittiğimiz yerlerden saçma bi hediye getirme geleneği" çerçevesinde, dans eden, etekli, pembe bir kurmalı mini-robot aldım. havaalanı güvenliğindeki kadın "çantanızda sıvı mı var, hmm?" diye şüpheyle içindekileri boşalttırırken robotu görünce gülmeye başladı da gergin hava yumuşadı :) çantada sıvı mıvı da yoktu ayrıca.

böyle işte, biraz yorucu geçti, çok soğuktu (eksi 12!) ama yine de güzel bir yolculuk oldu. yeni yılda da yeni seyahatler olsun inşallah.

8 yorum:

Ekmekcikız dedi ki...

Neocum,
Bulıtlara sondan başlayıp, atlaya zıplaya gideyim:
-Yeni yılda yeni geziler olsun da, biz de okuyalım, inşallah.:)
-Weisbier'in memeleketine gitmişsin, güzel olmaz mı? Afiyet olsun.
-Şu "oreo" ne olaki? hele çikolata kaplı denince...?
-Wiesbaden'ın başka hoş şeyleri de olmalı, ancak, bu ressam örnek resmin cazibesiyle, çok çekici.:)
-Sürekli aynı karanlık ve din motifli tablolara bakmak, güneşli Napoli'de bile bana böö getirmişti, orada haydi haydi sıkar.
-Magritte'in bu dönemini hiç duymamıştım. Sayende, duyduk, gördük. İyi kazanç.:)

Hımm, güzel geçmiş, güzel. Tekrarını dilerim.
:))

teyzenteyfik dedi ki...

Benim bildigim Turkiye'de quark yok.
Onla yapilan pasta borek tariflerinde burada yagsiz suzme yogurt gibi seyler kullaniliyormus. Fakat oyle cesit cesit satilanlari yok.

neolitik hanım dedi ki...

ekmekci kız,

efenim oreo şekil itibariyla bizim eti negro'ya benzeyen ama ondan daha kıtır ve lezzetli, dünyaca ünlü bir bisküvi. memleketimizde de ithal şeyler satan market ve dükkanlarda rastlıyorum. almanya'da üstü çikolata kaplısını görünce dayanamayıp aldım. pek güzel idi.

wikipedi'ya göre dünyanın en çok satan bisküvisi imiş, buyrun fotografı:
http://en.wikipedia.org/wiki/File:Close_up_of_an_Oreo_cookie.JPG

ben de tekrarını diliyorum, bu kez daha sıcak bir zamanda :) ve de berlin taraflarına dogru olsun insallah.

...

teyzen,

sagol bu hayati bilgi icin :) artık bir dahaki gidişte bol bol yiycez, yapacak bi şey yok. bu arada sütaş'ın süzme yogurdu bayağ güzel, aklınızda olsun. bir de eti burçak'ın keten tohumlusu çıkmış, klasik olandan degisik, daha tahıllı bir tadı var.

neo the market faresi :)

endiseliperi dedi ki...

neolitik hanım'cığım,
ne güzel olmuş yine seyahat yazınız. ben seyahatinizi değil de, efenim, seyahat yazınızı daha çok beğeniyorum. yani gitmeyi, gitmiş olmayı değil de, sizin gidip yazmanızı, yazdıklarınız okumayı daha çok istiyorum. o kadar yani.

almanya, bana alamancılar'ın almanyasını düşündürtür de sevimsiz bulurdum. geçenlerde rtl'ye takılmış bakarken de dedim ki bora'ya "bu almanlar sanki hep gizli gizli müstehcen, ayıp bir şey yapıyorlarmış gibi görünüyor o steril, disiplin aşığı hallerinin altında." ama belki eskiden alman pornosunun ülkemizde pek popüler olmasından kaynaklanıyordur bu da. yoo, izlemezdik de, o pornolara işaret eden, hundebah! gibi nidalarla süslü banal bir espri gelişmişti o zamanlar.

ama neden sonra, adidas'ın tarihini anlatan o reklam çıktı,berlin'de yaşayıp fotoğraf çeken kızı gördük, o zaman çok "cool" bir şeymiş gibi göründü bana berlin'de yaşamak. (bu arada daha sabah arçil, adidas spor ayakkabısı istedi, bildiğimiz siyah üstüne üç beyaz bantlı. hay gidi hay).

neolitik hanım'cığım, bizde olacaktı galiba ahmet haşim'in bu gezi kitabı. bir bakayım bu vesileyle.

sevgiler.

elektra dedi ki...

ben de hem yazılarını okuyup hem de hemen ardından flickr'a ışınlanmayı seviyorum:) böylece seninle bir kez daha gezmiş oluyorum bahsettiğin yerleri. ve evet, almanya ile ilgili duygumuz ne kadar ortak. alamancılık kavramından gelen bir şey olsa gerek:)

gülçin dedi ki...

ah sevgili neolitik hanımcığım,
yeni yılda yeni seyahatler olsun, azcık da bana olsun, lütfen :) evet, ben de bulıt bulıt gezi yazılarını çok seviyorum.

sevgiler.

dreamsact dedi ki...

ben de nazire olsun diye londra fotoğrafları yayınlayacağım, haberiniz ola sayın neolitik..

neolitik hanım dedi ki...

periciğim,

siz isteyin, ben daha nerelere giderim yahu :)

almanların sterillik ve disiplin aşığı hallerinin altında ne yatıyor ben de merak ediyorum doğrusu. bizi davet eden arkadaslardan epeyce "almanlar ve kuralları" konulu hikaye dinledim. onların "randevu yapmak" diye tabir ettikleri durum mesela, alman arkadaslarına gitmek icin mutlaka randevu almak gerekiyormus, gerci artık bizde de önceden konusuluyor ama onlarınki daha resmi bir şey sanki. bir de bir alman arkadaşları yemeğe davet etmiş ve telefonda kaç ekmek yiyeceğini sormuş, ona göre alıcakmış da! bu da meşhur alman cimriliğine örnek olarak anlatıldı :) ben aslında milletlerle ilgili bu tür tek tipleştirme eğilimlerini çokca benimsiyor değilim (romantik italyanlar, soğuk ingilizler vs) ama, neyse.. eglenceli geliyor almanları çekiştirmek :)

ahmet haşim'in huysuzluğunu seviyorum ben, frankfurt yazılarında da eksik değil bu yönü.

sevgiler

...

elektra,

flickr ve gezi yazıları birbirinin tamamlayıcısı gibi geliyor, o yüzden önce fotoğrafları koyuyorum. tabii onca fotoğraf arasından en güzellerini seçtiğimden iyi fotoğraf cekiyor izlenimi de veriyorum etrafa ehehe (bi arkadasim, "ne guzel kareler hepsi" diyince, ben de bir de ayıkladıklarımı gör demiştim)

...

gülçincigim,

evet evet gezmeyi seven herkese bol bol seyahat diliyorum bu yıl :) yazıları sevdiğine çok memnun oldum. bazen emin olamıyorum, fazla mı dağınık oluyor diye, güzel şeyler duyunca hoşuma gidiyor.

sevgiler

...

sayın dreamsact,

bekliyoruz londra fotograflarını. hem londra'nın yanında frankfurt'un lafı mı olur?