ada notları


adalara -daha doğrusu heybeli'ye- gitmek için şahane bir gün seçmişiz: 19 mayıs! hayatımda bu kadar kalabalık ve gürültülü bir vapura bindiğimi hatırlamıyorum. önce vazgeçsek mi dedik ama sonra o eğlenmeye kararlı neşeli gençlerin içinde olmak iyi geldi :) (tipik yaşlılık alametleri bunlar) ellerinde piknik çantaları, toplar, fotoğraf makineleriyle vapura doluştular. zor da olsa oturacak bir yer bulduk, yandaki gruptan belli ki çılgın bir kız, yanına mayo aldığını söyleyince büyük şamata koptu. kaç gündür esen poyraz malum, yine hırkalar, montlar çıktı ortaya, "gençlik başımda duman" genç kızımız ise yanına mayo almış! genç olmak böyle bi şey sanırım, giyme ihtimali ne kadar zayıf olursa olsun o mayoyu çantaya atmak..


vapur iskeleye yanaşınca kalabalığın büyük kısmı piknik alanına yöneldi. biz de tepedeki ruhban okulu'na çıkmak üzere bir faytona attık kendimizi. aslında randevusuz gezilmeyeceğini biliyorum ama yine de bir şansımızı deneyelim, gezemezsek de oradan aşağıya doğru adanın sokaklarını geze geze ineriz dedim. nitekim kapıdaki görevli, samimi bir şekilde üzülerek bize ret cevabı verdi, ben iki kez gezmiş ve çok etkilenmiştim. "gülün adı" romanından fırlamış gibi bir rahip, elinde büyük bir anahtarla -esrarengiz bir kapıyı açacakmış gibiydi- bize bütün okulu, bahçedeki kiliseyi, kilisedeki "Siyah Meryem Ana (Black Madonna) ikonasını gösterip bir sürü hikaye anlatmıştı. hala öğrencileri varmış gibi tertemiz tutulan sınıfların hali, nefis bir manzarası olan okulun ıssız bahçesi dokunmuştu hepimize..

neyse, okula giremeyince tepeden aşağıya doğru ağaçlıkların arasındaki yoldan yürümeye başladık. ağaçların arasından yürürken aklıma birkaç yıl önce yazdığım "bir dönem romanı denemesi" aklıma geldi, hani şu eski türk romanlarındaki bir dille yazmaya çalıştığım şey, bloga da koymuştum. onu sürdürsem ya diye düşündüm, fena başlamamıştı. gerçi o büyükada'da geçiyordu ama heybeli'de de o ilhamı yeniden hisseder gibi oldum. bakalım.

heybeli'de daha mütevazı evler var sanki.. yazlık ahalisi henüz gelmemiş; kepenkleri kapalı, bahçeleri vahşice coşmuş evlerin ıssızlığı ve sokakların sakinliği o gürültülü vapur yolculuğundan sonra iyi geldi.


öğlen yemeğini iskelenin karşısındaki sıra sıra restoranlardan birinde yeriz diye düşünmüştük, daha önce gelip memnun kaldığımız halki restaurant'a oturduk, iyi ki de öyle yapmışız. aklınızda olsun, yolunuz heybeli'ye düşerse mutlaka gidin, nefis mezelerden söyleyin (uskumru marin, cevizli kabak salatası, haydari ve barbunya pilaki yedik, hepsi hepsi çok güzeldi) balık çekmiyordu canımız, bir köfteyi paylaşalım dedik ama o da çok nefisti ikinciyi de söyledik. ve de buralarda (asmalı mescit, boğaz vs) ödediğimizin epey altında bir rakam ödedik.

yemek yerken askeri bando iskelenin önünde mini bir konser verdi, askeri marşlar sıkıcıdır aslında ama bana çocukluğumu hatırlattığından olacak hoşuma gitti. iskeleye yanaşan vapurla aynı renklerde üniformaları olan bando, kısa konserinin ardından peşine takılan çocuklar ve köpeklerle masamızın önünden geçip ada sokaklarında gözden kayboldu.


yan masalardan birine genç bir çift, iki küçük çocukları ve filipinli dadılarıyla birlikte gelip oturdular. daha sonra anne-babaları da o gruba katıldı. dünürler arasında bir gerginlik vardı sanki, ya da kayınvalide gelininden hoşlanmıyordu, masaya gelen mezeleri kastederek kinayeli bir ifadeyle "bizim gelin yaptı, pek güzel diy mi?" diye çıngıraklı kahkahalar attı. filipinli dadı da bir yandan altı-yedi aylık bebekle, bir yandan bir an bile yerinde durmayan altı yaşlarındaki kızla başa çıkmaya çalışıyordu. bebeği annesi aldı bi noktada, kızcağız da iki lokma bir sey yiyeyim diye masaya oturdu ama ne mümkün, kız çocuğu, dadıyı o kadar çekiştirdi ki sonunda yemeği bırakmak zorunda kaldı. gördüklerim canımı sıkınca kafamı denize doğru çevirdim. filipinli dadı hikayesi emirgan'da otururken dikkatimi çekmişti, emirgan'daki villalarda yaşayan pek çok ailenin filipinli dadıları vardı. muhtemelen tek izin günleri olan pazar günleri rastlardım, küçük gruplar halinde durakta otobüs beklerlerdi. çocuklarla ingilizce konuştukları için tercih edildiklerini duymuştum. işi bu tabi, çocuklarla ilgilenmek ama karşı masadaki grubun dadıya olan kayıtsızlığı, annesinin yemek yemeye çalışan kıza bir an bile rahat vermeyen çocuğunu uyarmaması insanın içini sızlatıyordu.

öğleden sonra hüseyin rahmi gürpınar'ın evini gezmeyi planlamıştık ama yemek ve rakı sonrası bir ağırlık çöktü, sert esen rüzgar da sersemlettiğinden adadan erken ayrıldık. dönüş yolunda, vapurun normalde yolcu alınmayan, ancak kalabalıkla başa çıkmak için açılan en üst bölümünde oturduk. gençlerin çoğu sessizdi, onlar da yorulmuş olacak birbirlerinin omuzlarında uyuyorlardı. arada tepemizde uçuşan martılara piknikten artanları fırlatan gençler dışında pek şamata yapan da yoktu. rüzgar ve güneşten yarı uykulu, etrafımdakilere bakarken sanki hepimiz birlikte adayı gezip dönen kocaman bir arkadaş grubumuymuşuz gibi hissettim…

2 yorum:

şule dedi ki...

vay, ayni gun yanyana adalardaymisiz neocum. 19 mayis cidden cok kalabalikti. gerci bizim otel adanin ucre bir kosesinde oldugu icin anlamadik o gunku kalabligi ama donuste insan seli dumur etti beni de.
bir gun hepbirlikte gidelim. bu sefer burgaza :)

neolitik hanım dedi ki...

şuleciğim,

adadayken anlaşılmıyordu o kalabalık gercekten. erken dönmekle iyi yapmışız, dönüş vapuru sabahki gibi degildi. adada bir müddet kalmayı çok isterdim, gerci bir gece heybeli halki palas'ta kalmıslığım var, ama ben böyle bütün bir yazı adada gecirmeyi hayal ediyorum. istanbul'a inmeden gececek sakin günler.. ahh!

bir gün gidelim inşallah, burgaz olur, yine heybeli olur :)