yine mi datça?
efenim asabi kaptanlı tekne gezisi kesmedi, yolumuzu yine datça'ya düşürmenin bi yolunu bulduk çok şükür. bir hafta sonra görüşmek üzere.
itinayla haz ertelenir: çorlulu ali paşa medresesi
o caanım sultanahmet köftecisinde güç bela yer bulup iftarı yapmışsın. leziz köfte, nefis piyaz (harbi, soğanlı felan), irmik helvası derken sıra nihayet çay faslına gelmiş ama yok, çay burda diyil, çorlulu ali paşa medresesinde içilecek. hem sırf çay mı? kahve, gazoz, elmalı çay, adaçayı, bilumum formatta sıvı tüketmek gibi bir hayalin var. kalabalık bir grup olarak çorlulu'ya doğru yürüyorsunuz, klasik ramazan kalabalığı, iftar sonrası hayat yavaşlamış sanki, kimsenin acelesi yok, etrafa, incik boncuklara bakarak çorlulu'ya varılıyor.
yıllardır gelmemişsin, birkaç turist grubu ile üç-beş masada yerli ahalinin oturduğu mekan bambaşka bir hale bürünmüş. ahşap ilave bölümler, tepede kocaman ısıtıcılar, bi de florasan lamba. hay allah, neyse çok takılmıyorsun, avlu kalabalık ama yedi kişilik bi yer hemen bulunuyor. duvarlarda "nargilelerin marpucunun gümüşten" olduğu zamanlardan karakterlerin siyah beyaz fotoğrafları. çok yakışıyor o avluya, hepsine uzun uzun bakıyorsun. tabii bu arada hemen sipariş veriliyor, "büyük bardakta çay, açık". gruptaki herkes kahve, birkaç kişi de nargile söylüyor. sana da kahve telkininde bulunuyorlar, "çok güzel bak, kahve içsene" diye. "onun da sırası gelecek, hele şu büyük çayla bi başlayalım."
nargile hemen, kahveler de biraz sonra geliyor. muazzam bir köpük, fincanın yarısına kadar neredeyse. nasıl yapıyorlar diye kafa yoruyorsun ama yok söylemiyorlarmış. çay hala ortada yok. etrafta tepside küçük çaylarla dolu tepsi dolanıyor ama kesmez o seni, büyük olucak, açık olacak. bekle bekle gelmiyor, birkaç kere yakaladığın garsona söylüyorsun ama "tamam abla" deyip ocağa doğru seyirten garsonlar avlunun ortasında hafıza kaybına uğruyor sanki. normal diyorsun iftar sonrası, insan biraz sersemliyor.
baktın olacak gibi değil, ortada dolaşan tepsiden bir çay almaya razı oluyorsun. ohh, sonunda vuslat! sonra kahve içiyorsun, gerçekten nefismiş! kahve sonrası tepsi dolaştıran garson "ada çayı ister misiniz" diyor, yok elma içicem diye geri çeviriyorsun (ahh!). nargile dumanındaki çeşit çeşit aromayla tatlılaşan bir hava var avluda, arada bir esinti de yokluyor. elma çayı geliyor bi vakit sonra, zaten herşeyin hemen gelmemesine alıştın -tanpınar mı demişti, "Doğu, oturup beklemenin yeridir diye"-.
bir arkadaşının nargile içmekle ilgili söyledikleri aklına geliyor: nargile içerken insanın şöyle bi gevşeyip etrafındakilere boş boş bakması ne acayip diy mi diye? gerçekten de etraf ağızlarında nargile, bizim göremediğimiz bir dünyaya dalıp gitmiş insanlarla dolu. elma çayı da bitti, sıra geldi ada çayına. başka masalara giderken gördün, pek güzel kokuyordu. garsonlardan birine söylüyorsun, yine "tamam abla" cevabı ve ortadan kayboluş, bekliyorsun, o sırada masadan başka biri "daha oturuyorsak ben bi kahve daha içiyim" diyor, içsin tabii, orta kahveyi söylediğin garsona "bizim bi de adaçayı vardı" diye hatırlatıyorsun, "hemen" diyor.
bir on dakka sonra sadece kahve geliyor. masadan birinin de nargilesine köz lazım, o da köz dağıtan garsonu kolluyor ama hep teğet geçiyor bizim tarafı. sen ada çayı, o köz, sürekli birilerine söylüyorsunuz ama nafile. kahve bitiyor, nargileler de öyle. kalkıyor mu millet, ama daha ada çayı içecektin? umutsuzca köz isteyen arkadaşa "anladım ben, burda hazların ertelenmesi usulü servis yapılıyor, ada çayını deli gibi ister kıvama getiriyor ve seni ondan mahrum bırakıyorlar. keza köz de öyle" diyorsun, gülüşülüyor. sonunda vazgeçiyorsun, "kalkabiliriz artık" demeye kalmadan garson ada çayını "buyur abla" diye sehpaya bırakıyor :) hayata, ondan isteklerine, beklentilerine ve zamanlamaya dair bir hikaye değildir nedir bu diye düşünerek mis kokulu çayını yudumluyorsun.
fotoğraf: http://www.treklens.com/members/inanuc1/photos/
neolitik kanaviçe hizmetleri gururla sunar :)
efenim iki önceki post'ta fark ettiyseniz passive apathetic hanımefendiyle bir kanaviçe muhabbetine girdik, meğer kendisi de ilgilenirmiş bu sanatla. e ben de arasıra işliyorum, özellikle kışın atkı, ipod kılıfı örme dışındaki marifetlerimden (!) biridir kanaviçe (ivit, yapıyorum bunu, domestik felan ama eğlenceli valla). saolsun passive üşenmedi charlie brown kanaviçesinin fotoğrafını gönderdi, ben de bi heves benimkileri çektim. gece ışık yetersiz oldu sanırım ama nabalım artık. devamı için flickr'ı tıklayabilirsiniz.
neolitik
the derya baykal :)
(gerçi sırf kanaviçeyle derya baykal olunur mu emin diyilim, etaminden bir bikini, bir çaydanlık örtüsü yapsam iyiydi)
münire hanım'dan selam
sabah ofise giden yokuşu iniyordum. baktım karşıdan yaşlı bir kadın geliyor, uzağı pek göremiyorum malum, gözlüklerim de yok, boyu posu, giysileriyle nasıl da anneanneme benziyor. biraz daha yaklaştı, sonra yolun solunda kaldırımda bir şey dikkatini çekti, durdu, gülümseyerek oraya bakmaya başladı. ben de biraz ilerlemiş oldum, merak da ettim, neye bakıyor ve gülümsüyor öyle diye. baktım, yavru bir kedi oraya bırakılmış yiyecekleri büyük bir iştahla mideye indiriyor. ben de gülümsedim, durakladığımı görünce bana baktı, yok yüzü benzemiyormuş anneanneme ama olsun... başlarımızı hafif eğerek gülümsedik ve yolumuza devam ettik. ofise varana kadar anneannemi düşündüm, özlüyorum onu bazen. yani ölümünün üzerinden yıllar geçti, o yüzden "bazen" dedim, biraz kalpsiz bir ifade oldu. sürekli aklımda değil ama arada sırada böyle hatırlatıyor kendini. neşeli halleri geldi bu sabah daha çok aklıma, bi şeye gülerken gülerken kahkahalarının öksürüğe dönüşmesi mesela.. nicedir düşünmemiştim. ramazan'larda iftar saati yaklaştıkça sabırsızlanıp asabileşen dedeme gösterdiği sabır, dudağının bir kenarında tuttuğu, külü giderek uzayan sigarası, tülbentine yapıştırdığı sakız :) münire hanım gittiği yerden bi selam gönderdi sanırım bu sabah torununa, ne iyi etti.
deseni, anneannemin ablamla ikimize her yaz diktiği (benimki muhakkak cepli olacak ki içine bilimum ıvır zıvır konabilsin) basma etekleri hatırlattığı için seçtim. eski bir dikiş makinesi vardı, onda tıkır tıkır hemencecik dikerdi.
deseni şu siteden aldım, çok güzel şeyler var: http://www.totallysevere.com/backgrounds/
rüyalarda buluşuruz
- 96'dan beri okuduğum kitapları ay ay kaydettiğim (vakanüvis neo:) bir not defterim var, geçen şöyle bir karıştırdım, eskiden (hadi neo itiraf et, gençken) ne çok kitap okurmuşum. ayda 6-7'nin altına pek düşmüyormuş. şimdilerde bazen koca bir ayı iki kitapla geçiştiriyorum, yazıklar olsun! hep bu internet ve diziler yüzünden. kendi kendime sıkı yönetim ilan ediyorum, eve gider gitmez laptop'u, televizyonu açmak yok artık, hem minik birer everest'e dönüşme yolunda hızla ilerleyen kitap yığınları da azalır böylece.
- şu rüya içinde rüya (inception) filmine gittim, güzeldi ama biraz abartıldı mı ne? ilginç fikir, hazin aşk hikayesi, aksiyon vs tamam da, "yeni matrix" denilecek bi tarafı yoktu. tolstoy'un son dönemlerini anlatan last station'u izledim bir de, yaani, fena diyildi ama tipik amerikan filmi tadındaydı. karısına kızayım mı üzüleyim mi bilemedim. sürekli semaverde çay içiyorlardı o hoşuma gitti.
- ramazan münasebetiyle amak-ı hayal'i bir daha okuyayım dedim. ne iyi etmişim, çok fantastik bi eser. yer yer kadın düşmanı ifadelere kıl olmuyor değil tabiy insan ama nabalım... ben de aynalı baba'nın kahvesinden içmek istiyorum :)
- tatil, tekne anılarını yazacaktım ama nemden/sıcaktan yazamadım, zati üzerinden zaman geçti, özetle tekne tatili denemeye değer diyorum, ama daha munis bir kaptanla. geceleri teknenin sallantısına kendinizi kaptırıp, "aa yıldızlar sallanıyor!" cümlesini başka bi yerde kuramazsınız.
- özsüt'ün frambuazlı güllacını denedim ama sevmedim, fikir iyiymiş gibi geliyor lakin uygulama ı- ıh! klasik güllaçtan şaşmamak lazım. bu yıl ramazan sıcaklara denk geldi diye amma panik olundu yahu! vay şu kadar su tüketin, vay şunu yemeyin! sanki ilk kez oluyor! ha bir de şuna güldüm çok: "iftarla sahur arasında" bol bol sıvı tükecekmişiz! hadi ya! zati oruç olunca başka zaman aralığı mı kalıyo düdük? ramazan'la ilgili geçen haftaki radikal cumartesi'de güzel bir yazı vardı, yani birkaç tane kuralı olan bir ibadet her yıl nasıl bu kadar kafa karıştırabiliyor diye. yiyip içmiyceksin, sevişmiyceksin, sabırlı olacaksın, budur. "denize girersem bozulur mu, sakız çiğnesem olur mu, yetişkinler için olan filmlere baktım ama sadece baktım" bozulur mu? :)
- son olarak şöyle lezzet garantili bir soğuk çorba tarifi arıyorum deyip bitireyim yazıyı. bir sürü tarife baktım, kimisi çorbayı pişiriyor sonra soğutuyor, kimisi hiç pişirmeden yoğurdu sulandırarak yapıyor. "işin ne ikisini de dene işte" diyebilirsiniz tabiy ama üşengeçlik malum.
yakında...
gün dönecek, ışık değişecek, gökyüzü tatlı ve keskin bir mavi tona bürünecek, serin rüzgarlar içimizi ürpertmeye başlayacak, sabahları evden çıkarken son anda bir hırka atılacak çantaya, sevdiğimiz yazarların yeni kitapları çıkacak, kırtasiyelere çeşit çeşit kalemler gelecek, bir akşam eve dönüşte yeni ikea kataloğu bırakılmış olacak kapıya, parmak arası terlikler yerlerini çorapla giyilecek ayakkabılara bırakacak, güneş kremleri yazı son bir kez hatırlamak için koklanıp banyo dolabının derinliklerine itilecek, "şööyle sıcak bir çay içmek" yeniden manalı hale gelecek, yağmurun serinletici de olabildiğini görüp şaşıracağız hep birlikte...
biraz daha dayanalım, pikeyle üşüyeceğimiz akşamlar yakındır dostlarım!
nem yok, nem yok! :)
tatil can (mı) dır?
- neo neden bu yaz tatilden son derece karışık hislerle dolup taşarak döndü? zati giderken de pek hevesi yoktu ama akdeniz'in serin sularında (büyük yalan, yani sabahın köründe girmiyosan bildiğin ılık limonata kıvamı, ahh nerde o bozcada'nın soğuktan takırdatan denizi) seyreden bir teknede beş gün geçiren neo neler yaşadı, neler gördü?
- emekli subay kaptanın esaretinde geçen günlerde "ay tekneye kırıntı dökmiyim kaptan kızar" stresiyle sivilce çıkaran, "ay duş yapmayayım da kaptandan azar işitmeyeyim" diye tuzlu tuzlu salamura kıvamında akşamı eden neolitik hanım'ın maceraları...
- yolculuk öncesi "tekneye ne götürülür, ne götürülmez" listelerinin içinden çıkamayıp, önce alakasız şeyleri (iki cins şampuan, saçı keçe gibi olmasın diye binbir çeşit saç kremi, şık bir elbise, zilyon tane tişört vs) bavula dolduran, sonra da "ay çok oldu galiba" deyip hepsini çıkartan neo'nun isabetli kararı...
- "karayelden 3 ila 5, keşişlemeden 7 ila 9 şiddetinde (rakamlar atmasyon tabiy) rüzgara" yakalanan teknede nasıl hayatta kalınır? koca buzdolabını bile yerinden oynatan rüzgarda, fındık kabuğu misali sallanan teknede (ki küçük de değildir, 17 metro) mide bulantısını geçirmek için yemyeşil bir suratla sürekli ufka bakarken insanın aklından neler geçer? "hay bu teknede tatili icat edenin.." minvalinde cümleler kuran, "marmarise dönelim toprağı öpücem" diye nedamet getiren neo'dan altın değerinde mavi yolculuk tüyoları...
- "ziyan olur, bitiremeyiz" diye eve büyük karpuz bile alamayan neo'nun, "11 kişi x 5 gün" ne yenir-ne içilir alışverişinin içinden çıkma macerası... "efenim günde bi yumurta yense, ama her gün de yenmez, gün aşırı desek, peki ya makarna, on öğün var, o zaman on paket alalım, ama her öğün yemiycez ki, patatesi bi çuval mı alsak, ya su? adam başı günde 1.5 litreden" diye sayıklarken marmaris tansaş'ın koridorlarında küçük çaplı bir sinir krizi geçiren neo'ya yolculuğun 4. günü "e neo hanım, bulgur almamışınız?" diye soran kaptan'a neo'nun tepkisi...
- son derece uyumlu, neşeli, eğlenceli, aslında bi sürü şikayet edilecek şey varken "gık" demeyen "munis" ekibin, bir ara karaya çıktıkları söğüt'te "nasılsa kaptandan uzağız hohoyt" diyerek dedikodu canavarına dönüşmesi...
- kaptan'a "bi zamanlar kaptan onedın dizisi vardı trt'de bilir misiniz? bööle upuzun favorileri vardı, hastasıydık eheh" diye şirinlik yapmaya çalışan neolitik hanım'ın, "nasılll?" diye yarı höykürü-yarı azar tonundan cevabıyla püskürtülüşü...
- canım hep mi negatif şeyler? tabiy ki hayır, teknede açık havada sekiz arkadaş yıldızlara bakarak uyumak, daha doğrusu kikirdemekten bir türlü uykuya dalamamak, neşeyle hep birlikte yenen yemekler, karaya çıkılan ıssız bir koyda yakılan devasa ateşe bakıp büyülenmek, yiğit özgür karikatür albümünü neredeyse ezberlemek ama yine de her okuyuşta hep beraber gülmek, bir sürü olumsuz şeye rağmen o beş günü neşeyle hatırlamak...
ayrıntılar ve fotoğraflar için yine uğrayınız e mi?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)





