iyi bir yıl olsun..


bildik yılbası laflarını sıralamayayım şimdi, 2008 şu berbat 2007'den daha iyi bir yıl olur inşallah (gerci haksızlık etmiyeyim, yıl sonuna doğru güzel şeyler de olmadi degil hayatimda ama, genel olarak hem memleket hem de bizim için kötü geçti yahu!).

bu arada nedense büyük ikramiyenin bana cıkacagına dair kuvvetli bir inanca kapıldım :) bi süre yazmazsam muhtemelen dünya turunda paracıklarımı harcamakla meşgul olduğumdandır ehehe

buzlar üstünde minik bir yılbaşı kutlaması



nükü ile liseye başladığımız ilk gün tanışmıştık. okulun bahçesinde aynı ortaokulu bitirip o liseye başlamış, birbirini tanımanın rahatlığıyla ve verdiği güvenle cıvıldaşıp duran diğer öğrencilerin arasında kimseyi tanımayan, biraz ürkekçe etrafa bakınan iki kızdık. almanca sınıfındaki diğer öğrencilerle birlikte üç yılımızı geçireceğimiz sınıfa girdiğimizde hemen sıra arkadaşı olup, sanki kırk yıldır tanışıyormuş gibi sohbete başladık. sonrasında birbirinden hiç ayrılmayan, birimiz nadiren yalnız gezdiğinde görenlerin "diğerinin başına bi sey mi geldi yahu" diye merak edeceği kadar iyi arkadaş olduk. evlerimiz yakındı, sabah okula birlikte gider, eve birlikte dönerdik. okul sonrası ya onlarda ya bizde vakit gecirir, birimiz evine gidince de hemen telefona sarılır saatlerce konusur; bizimkilerin "daha yeni ayrıldınız, bu kadar saat ne konusuyorsunuz" diye yarı azar, yarı merak tonundan uyarılarını pek takmazdık. işin tuhafı o kadar uzun ne konuştuğumuzu şimdi ben de merak ediyorum, pek bi sey kalmamıs zihnimde :) yıllardır ayrı şehirlerde yaşıyoruz ama hala -daha seyrek de olsa- uzun telefon konusmaları yapıyoruz.

lise ikideydik sanırım, nükü'ler bizim eve on dakika mesafedeki arka caddeye taşınmıştı. o yılbaşı öncesi eskişehir'e sıkı bir kar yağmış, karın ardından soğuyan havayla her yer buz tutmuştu. filmlerdeki gibi bir yılbaşı için zemin müsaitti yani :) yılbaşı gecesi önce bizde biraz takıldık, tipik yılbaşı menüsü, kuruyemişler, meyveler, bir de yine likör vardı sofrada. annemin uyukladığı için çıkan numaraları kaçırıp dövünerek bizi oyundan daha çok eğlendirdiği birkaç el tombaladan sonra, bizimkilere "nükü'lere gidiyoruz" diyerek kendimizi karlar altındaki sokağa attık. nükü'lere gidecektik tabiy ama asıl planımız, açık bi bakkal bulup bira almak ve tadına bakmaktı. bir yılbaşı gecesi, geç saatte sokakta olmak iki liseli kız için acayip bi şeydi. tanıdığımız, bildiğimiz sokaklardaydık ama sanki sınırın ötesine, başka bi ülkeye geçmiş gibiydik. saatin onikiyi vurmasına dakikalar vardı, bizimkiler duruma uyanıp biz iki kaçak balkabağının peşine düşmeden, bira bulup tadına bakmalıydık.

sokaklarda pek kimse yoktu, mahalle bakkalı kapalı oldugundan -açık olsa da bizi tanıyacağından- ana caddeyi geçip parkın oradaki markete gittik. iki kutu birayı alıp hemen mahalleye dogru yürümeye başladık. ayazda iyice kayganlaşan buzda kaymayalım diye kolkola girmiştik, kutuları açıp ilk yudumları aldığımızda "bu muymuş" diye içimizde geçirsek de belli etmedik sanırım. düşmeyelim diye küçük küçük adımlarla yürürken karşıdan yalpalayarak gelen sarhoş bir adam gördük. bi o yana bi bu yana salınırken hoop kayıp kendini yerde buldu. daha önce de birkaç kez düşmüş olacak ki, ustaca yerden kalkıp yürümeye devam etti, baktık bize doğru geliyor, durduk. elimizdeki kutuları görünce "kızlar bi fırt alabilir miyim, düştüm de" dedi. biz zaten herşeye gülmeye meyilli gençler olarak kıkırdayıp biralardan birini ona verip yolumuza devam ettik. diger kutuyu naptık hatırlamıyorum, nükü'nün annesi kapıyı açtığında yeni yıla girmek üzereydik, büyükler "nerdesiniz siz?" diye öylesine bi sorup televizyondaki eğlenceye döndü. biz de iki -sarhoş adamı da sayarsak, üç- kişilik gizli yılbaşı eğlencemizden sonra, bi süre birbirimizden bi sey isterken cümlenin sonunda "düştüm de" deyip kıkırdamaya devam ettik :)

salon kedisi badem'le bir bayram tatili
(badem'i salonda seviyoruz :)


bunca yıldır istanbuldayım ve de bu yıla kadar, her bayramda yollara dökülüp ya eskişehir’e ya denizli’ye gittim. Sevdiklerimle birlikte olmak iyi güzel de her bayram öncesi bilet telaşı, dönüş stresi, trafik vs kabusuyla bu iş giderek yorucu olmaya başladı. Bu yıl da önce denizli’ye gitmeyi düşünüyordum ama baktım hem tatil kısa (dört gün) hem yol gözümde büyüyor, vazgectim. Ablamlara sömestrde siz gelin dedim, bakalım. Annemlere zaten gidiyorum sık sık, hafta sonları falan, onlar da anlayısla karsıladılar bu bayram istanbul’da kalma tercihimi..

Fırtına Bey bayramda izmir’e annesine gittiğinden, ev arkadaşım da bayramın ancak iki günü izin yapabildiğinden ev badem’le ikimize kaldı. Gec kalkıp, eski türk filmleri eşliğinde mükellef bir kahvaltı, her sene aynı haberlerle dolu olsa da illa ki bütün gazeteleri okuma, telefonlarla bayram tebrikleri, ne zamandır görüşemediğimiz arkadaşlarla buluşma, dexter’ın ikinci sezonunu izleme ve de öğleden sonraları badem’le kim daha cok uyuyacak yarışına girme :) bu bayram en cok badem’e yaradı kanımca, normalde gündüzleri evde yalnız kalan badem, dört gün boyunca evde birilerinin olmasının tadını çıkardı. kucakta, ayak ucunda uyudu hep. kendisi sekiz yasında, yani bizim ömrümüzle kıyaslarsak artık yaşını başını almış bir hanım teyze, bayramda patisini öpsek yeriydi yani :)



evin en sevdiği yeri salondaki berjer koltuk. Oraya bir yayılıp uyuyuşu var ki! İyice derin uykuya daldıgında ters dönüp saçma sapan pozisyonlarda devam ediyor uykusuna, biz de hemen bu anları, afrika’da büyük kedilerin günlüğünü çeken belgeselcilerin titizliğiyle belgeliyoruz :) (yalnız bazı fotografları yanlıs ayarla cekmisim, düşük çözünürlüklü olmuş)

badem’in ikinci en sevdigi sey benim bunca yıldır gözüm gibi bakıp, minicik bir ot iken bir tropik ağaççık seviyesine getirdiğim Japon şemsiyem. Yapraklarını kemire kemire bitirdiğinden, artık bitkide bir şemsiye havasından çok, sopa havası hakim :( iyice kemirip bitirmesin diye odama koydum, kapısını kapalı tutuyorum.


bayramda bilgisayarı açmak gelmedi pek içimden, arada bir e-mailleri indirdim o kadar. Niyetim yılbası anılarına devam etmekti ama üşengeçlikten ancak bi tane yazabildim.

bi bayram böyle geçti işte...

Çamlıca'daki Eniştemiz / Abdülhak Şinasi Hisar


...Uzun boyu, zayıf vücudu, siyah, cin gibi gözleri, kumral ve seyrekçe sakalı, yeşil kaplı kürkü ve kah başına geçirdiği kah başından çıkardığı sivri gecelik takkesiyle Asuri bir müneccimi hatırlatan bir adam, terlikleri yerde, kendisi köşedeki kerevet üstünde bağdaş kurmuş, gazetesini okuyordu. Birdenbire, gördüğü bir haberle canı yanmışçasına, oturduğu şiltenin üstünde ayağa kalkıyor; alevi artan bakışlarla kendinden geçmiş bir elini dizine vurarak ve kelimenin sonunu uzatarak, “Gitti, uçtuuu!” diye haykırıyordu. Hatta helecanından “uçtu” kelimesini “uştu” diye telaffuz ettiği duyuluyordu.

Ben, büyüklerin kendisini saymadıklarını gören çocuk, bu giden ve uçan şeyleri bana söylemiyeceklerini bilerek, nafile yere sormazdım. Fakat bu seste ve edadaki teessürü duydukça millet ve devlet bakımından birtakım fırsatların kaçırılmış, birtakım menfaatlerimizin bozulmuş olduğunu sanki anlamıyor muydum?

Böyle haykıran adam, içini çeker, yine bağdaş kurarak köşesine oturur, bana âdeti olduğu üzere, şefkatli gözlerle bakarak ve beni başımdan büyük dertlere karıştırmak istemezmiş gibi bir şey söylemeyerek, hüzünlü bir halde gazetesinin başka sütunlarına geçer, bir fincan kahve daha içer, bir tutam daha enfiye çekerdi.

Bu, ailemiz içinde hemen hemen herkesin deli diye andığı Çamlıca’daki eniştemizdi. Bilirsiniz ki bizde deli tabiri sadece, tıbbi delaletiyle, aklın muvazenesi bozulmuş manasına gelmez. Böyle saydıklarımızın hepsi de mutlaka çıldırmış demek değildir. Hele o geçmiş zaman, delileri gönlünden büsbütün silip atmış değildi. Mecnun ve meczup bulduklarının birçoklarını tasvip ederdi.

...Birer damla siyah alev gibi ışıldayan gözlü, sararmış, buruşuk ve canlı yüzlü eniştemiz, daima omuzlarını biraz yukarı kalkık ve başını biraz öne doğru eğik tutarak, daima biraz etrafı kollayan, sanki teneffüs ettiği havayı kollayan, bir tilki gibi, tetikte, sinirli ve hamarat görünürdü. Siyah gözlerinin, adeta zincirden boşanmış gibi çabuk bakışlarını biraz kadifeleştiren bir ihtiyatla güya pusuda beklediği hayat tadlarını kaçırmayalım der gibi bir hali vardı. Hızlı hızlı konuştuğu gibi lakırdı etmeğe o kadar alışıktı ki, sustuğu zamanlarda bile, dudakları biraz kımıldayarak, söylemeğe hazır olduğunu duyurur ve bazen göze görülür bir hodgâmlıkla, içine doğru kayan bakışları sanki bu sustuğu şeylerin lezzetinden haz alarak, onları kendine saklar gibi olurdu.

..Onun biz çocukları alakalandıran diğer bir hususiyeti de kendisinin çok kere hanımlar gibi evde kalmasıydı. Filhakika diğerleri cumadan başka günlerde memuriyetlerine giderler, ancak akşam üstü dönerlerdi. Halbuki eniştemizin memur olduğu uzak vilayetlere gitmiyen biz çocuklar, onu İstanbul’da mazuliyet zamanlarında görür, evde bizimle kaldığı için tasvip eder ve hayatın böyle iptidai tadlarını kabartan mübalağalarına bol bol gülerdik. Onda heyecanından soluyan, telaşından kaynayan bir hayat aşkı sezerdik. Bundan dolayı yanında bulunmak, hele kendisiyle birlikte sokağa çıkmak çok kere tadına doyamadığımız bir eğlence olurdu.

Mesela Tünel’e binecek olsak, o her zamanki telaşına kapılarak, lüzumsuz yere: “Aman kaçıyor!” diye koşmağa başladığından biz de gülerek onunla birlikte koşar, kapılar kapanmadan içeri girerek: “Yetiştik!” diye sevinirdik. Başkaları acele etmezler ve sevincimizi duymazlardı. Zira onlarca telaşa mahal yoktu. Öteki tünelle gelseler de vapura yetişeceklerini bilirlerdi. Fakat, bizim kalkacağı sırada koşarak bindiğimiz tünelde duyduğumuz sevincimiz yanımıza kâr kalırdı. Büyükler bunu anlayamazlar. Zaten onların nice şeyleri anlamayarak zevkimizi bozduklarını görüyor ve deli eniştemizi onlardan ziyade bize benzediği için seviyorduk.

Bir de muhallebici Recebin dükkanına yine telaşla girerek ve mutat veçhile helecanlı bir şey sorar gibi: “Kaymak var mı?” dedikten sonra: “Var!” cevabını alınca buna: “İşimiz oldu!” manasına gelen öyle bir, “Hah!” sayhasiyle mukabele ederdi ki, kaymağı almakla sanki bir muzafferiyete konmuş olurduk. Üsküdar vapuruna uzun bir sefere gidiyor gibi yerleşirdik. Ya hele Üsküdar iskelesine çıkıp bir arabaya bindiğimiz zaman eniştemiz bize öyle memnun bir eda ile bakarak gülümserdi ki, bu bakışın ve tebessümün aşağı yukarı: “Oh, hele şükür! Bütün İstanbulluları aldattık, hepsinin ellerinden kurtulduk. Şimdi Çamlıca’da halanızın yanında, rahatımıza bakalım ve kaymak yiyelim!” diyen bir manası vardı. Biz çocuklar bile bu memnuniyet hislerinden bir kısmının fuzuli olduğunu anlardık. Deliye göre her gün bayramdır. Fakat deli eniştemizin böyle rahatına kavuşmak için herkesi aldattığından memnun olan hali, neşesinin damlalarını bizim ruhumuza da serperdi. Onun bizden ziyade çocuk olduğunu muhabbet ve sevinçle duyardık. Bu sayede hayatın alışkın olduğumuz birçok gündelik halleri beklenmedik nice zevklere bürünürdü.

not: cok severek okudugum bir kitaptan sectim bu alıntıyı... hem bayram icin güzel bir okuma parcası olur, hem de bayramlarda yoklukları daha çok hissedilen kaybettiğimiz büyüklerimize bir selam göndermis olurum dedim. asağıdaki linkte de yine bu kitaptan bir alıntı var. herkese iyi bayramlar.


neolitik dönemde yılbaşı :)

I.

hatırlayabildiğim ilk yılbaşı kutlamasından aklımda kalanlar, dev bir mabel çikolata, sarı oyuncak kamyon ve babamın portakal kabuğundan yaptığı, etrafa turuncu ışıklar saçan küçük fenerler... herhalde beş yaşında falandım, bahçe içinde iki katlı bir evimiz vardı. evin altında, kasabadaki birkaç banka şubesinden biri faaliyet gösteriyordu. ne zaman eve misafir gelse konu bir noktada, alttaki banka şubesine gelir, kasa tam olarak nereye denk düşüyor, soysak ya biz burayı gibi geyikler dönerdi. taşrada yaşayan, genç memur ailelerin durgun hayatlarına ancak bu tür sohbetler bir nebze heyecan katıyordu sanırım. babam, annem ve bendik o zamanlar, ablam anneannemlerin yanında eskişehir'deydi.

evcilik oynamaya merak salmadan önce kamyonlara, motosikletlere düşkündüm çok.. evimize yakın pasajdaki oyuncakçıda bu tür oyuncaklar beğenir, bir vesile olsun da alınsın diye yılbaşını, bayramları ya da aybaşını beklerdim. e tabii zaman kavramından henuz bihaber bir ufaklık olarak da yılbaşı ne zaman diye sık sık sorarak annemi bezdirirdim.

o yılbaşı sofrada bir de likör vardı diye kalmış aklımda, muz likörüydü, tadına baktım mı, bakmayı çok istedim ama izin vermediler mi hatırlamıyorum. saat on ikiyi geçtikten sonra babam sarı kamyonu vermişti de nasıl sevinmiştim! yılbaşı için alınan çikolatalardan, kuruyemişlerden avcuma doldurup kamyonun kasasına yüklediğimi, o kamyonu halının üzerinde sürdüğümü falan hatırlıyorum. sonra da uyukalmış olmalıyım...

not: yılbaşı serisi devam edecek, çoğu yılbaşını hatırlamıyorum aslında, özel bir şeyler yapmadıklarım silinmiş gitmiş. almanya'da neşeli bir partiyle girdiğim geçen yılı hatırlıyorum da, ondan önceki kalmamış aklımda. lise yıllarından evden gizlice çıkıp buz üstünde kaçamak bira içtiğimiz bir yılbaşı var mesela, üniversite yıllarından bir öfkeyle yüzüklerin porsuk'a atıldığı bir başkası..

Kuzey notlarına devam.../ II


İki günlük toplantı ve de şato sefası salı günü öğleden sonra bitti. o gün şehirde biraz vakit geçirmek üzere arkadaşımın hafta sonlarında kaldığı stockholm’deki bir apartman dairesine geçtik. “fazla bi sey beklemeyin, sadece uyumak ve duş almak için kullanılan bir yer” demisti, hakkaten öyle çıktı. 70’lerden izler taşıyan eski ikea mobilyaları, bir köşede duran pikaplı müzik seti ve de küçük mutfağıyla sevimli, sıcak bir yerdi. evin bir kösesinde geçmiş yıllara ait Stockholm telefon rehberleri vardı, rehberleri görünce “gördüğüm en son telefon rehberi sanırım eskişehir’e aitti” diye düşündüm. Salı aksamı eve gec varınca, sehre inmekten vazgectik, gelirken markete ugrayıp aldıgımız krem peynir, meyve ve kutup ekmeği (polarbröd) ile hafif bir seyler yiyip, eski şarkılar çalan bir radyo istasyonunu dinledik. aslında sehir merkezi metroyla onbes dakika uzakliktaydi ama hava kararınca insan evin sıcaklıgını kolay kolay bırakamıyor.

Kutup ekmegi deyip durduğum şey, şekil itibarıyla bizim dönercilerde falan verilen yuvarlak pidelere benziyor ama tadının ve yumuşaklığının pideyle ilgisi yok. Ecnebilerin hem tuzlu hem şekerli yiyecekleri vardır ya, onlardan. Recelle yersen tatlı gibi algılıyor damak, peynirle yersen tuzlu. Sanki köpükten yapılmış gibi kolayca parcalanıyor, beşli paketler halinde satılıyor. Ekmekci kız tarifini sormus, internette bir sitede buldum ama galiba taş fırında pişmesi gerekiyormus. Bakmak isterseniz tarifi şu sitede:

http://commercial-archive.com/node/141851


Carsamba sabahı şehri gündüz gözüyle görmek üzere gunes dogar dogmaz yola çıktık. Topu topu altı saat vaktimiz vardı gün batmadan önce. Önce metroyla merkez istasyona gidip (“Hötorget” gibi komik isimli istasyonlarda geçtik bu arada :) oradan yürüyerek gamla stan’a gectik. Ortacag mimarisini yansıtan dar sokaklardan noel vesilesiyle kurulan pazarın bulunduğu bir meydana çıktık. kilisenin hemen önündeki pazarda tarcınla ve sekerle kavrulmus fıstıkların, bademlerin nefis kokusu eşliğinde minik tezgahları dolaştık. el yapımı sabunların, mumların, ahşap oyuncaklar gibi ıvır zıvırların bulunduğu pazarda 2 krona cekilis yapıp oyuncak kazanabildiğiniz bir tezgaha ugradık. iki denemede de isvecce “tekrar deneyin” yazdıgını tahmin ettiğimiz bir sey cıktı :)

gamla stan’da hediyelik esyalar satan şirin dukkanlara girip çıktık. en cok, sakalli, kukuletalı minik cin figurleri; renk renk boyanmıs, boy boy tahta atlar; Viking gemileri, migferleri; uzun coraplı kız Pippi’nin kuklaları ve tabii ki de noel baba figürleri gözüme çarptı. Dükkanlar saat onbire dogru falan acıldı, sabahın erken saatlerinde çoğu kapalıydı. bir dükkandaki oyuncaklar dikkatimizi çekti, içeri girmek istediğimizde açık olup olmadıgından emin olamadık, kapıda tereddut ederken icerden yaslıca bir hanım gelip isteksiz bi sekilde kapıyı actı ve “bakın ama karıstırmayın” diyerek bizi bi zahmet iceri buyur etti. arkamızdan Amerikalı bir grup da dükkana girerken aynı uyarıyı aldı. “Zaten onbirde açıyor yedide kapıyorsunuz, ticaret yapmaya niyetiniz yok niye dükkan açıyosunuz yahu” diye söylenerek ve de hiçbir şeye dokunmadan çıktık ordan.

eski şehir’e dogru giderken köprülerin üzerinde balık tutan bir-iki kişiye rastladık. Sehrin ortasında balık tutulan bi İstanbul var sanıyordum ama yanılmısım. sokaklarda işe giden isveclilerin (bu arada isvecliler genel olarak siyah giyiniyorlar, renkli bir seyler giyene nadiren rastlıyorsunuz) yanı sıra şehri gezmeye gelmiş öğrenci grupları ve tabii ki de Japon turistler vardı. kraliyet sarayı, parlamento binaları gördüğüm diğer Avrupa şehirlerindeki gibi iddialı değildi. geceleri öyle ışıl ışıl bi durum yoktu pek.. en ışıklı şey, tur teknelerinin kalktığı limandaki noel agacıydı.

nils ve ucan kazlar, isvec polisiyeleri...

Eski sehir’den limana ordan da sehrin ticaret merkezine dogru yürürken bir kitapcıya da ugradık. orada idrak ettim ki benim bu cocukken bayılarak izledigim nils ve ucan kazlar cizgi filmi meger isvec edebiyatından uyarlanmış. selma lagerlof adını hatırlayanınız var mı bilmem ama bu guzel hikayenin yazarı isvecli bu hanımmıs. yalnız cocuk kitapları bölümünde degil yetişkinlere yönelik kitapların bulunduğu raflarda da bu hikayenin çeşitli baskılarıyla karşılaştım. Ve daha da ilginci 20 kronluk banknotların uzerinde de ucan kazlarla nils’in ve de yazarının resmi vardı. Ulusal kahramanlar hep savaş kazananlardan çıkacak diye bir sey yok ya, edebiyatın, sinemanın, müziğin başarılı isimleri olur tabii diye düşünürken, ordan Orhan pamuk’a ve Nobel ödülüne doğru zincirleme çağrışımlar gelişti zihnimde... neyse, mesaj kaygılı bir yazı diyil bu, kuzeyi anlatmaya devam...




Kitapcıda o çok sevdigim isvec polisiyelerinin orijinalleriyle karşılaşınca gurbet ellerde bir tanıdığa rastlamış gibi sevindim :) İsveçli çift Sjöwall ile Wahlöö'nün yarattığı polis memuru Martin Beck karakterinin Gülen Polis, Kanaldaki Ölü gibi maceraları cicili bicili kapaklarıyla sıra sıra duruyordu raflarda.. (Radikal’in kitap ekinde bu seriyle ilgili güzel bir yazı var bu linkte)

H&M çılgınlığı
Avrupa kentlerine seyahatlerimizde bir fırsatı bulup mutlaka uğradığımız H&M konfeksiyon zinciri meğer isvec kökenli diyil miymiş? bunu görmek icin stockholm’un magazalar caddesi uzerinde birkac adım atmanız yeterli, bir avuc alan icerisinde tam bes tane magazası vardı. terkos pasajı ya da beyoğlu alışveriş merkezinden alışveriş edenler bilir, bu marka üretimlerini esas olarak Türkiye’de yapar, zaman zaman ona üretilen giysilerden ihracat fazlası satış yapan yerlere düşer ama hala kendi mağazasını açmamıstır. Üst baş almaya meraklı genç hanımlar arasında zaman zaman “H&M türkiye’ye geliyordu, neden hala gelmedi” diye muhabbetler yapılır. Hem ucuz hem de guzel tasarımları vardır bu markanın, biz de hazır gelmisken stockholm’de rastladığımız magazalarını dolaşıp, ufak tefek bi seyler aldık...

Turistik gezi, alışveriş turu derken saat ikiyi buldu, hava hafiften kararırken bi kafede yemek ve cay molası verdik. cay konusunda pek zorluk cekmedik, poset cay falan diyil bayag bildigimiz demleme cay vardı. yalnız earl grey ya da meyve aromalı iki secenek arasından secim yapmak gerekiyordu, olsun o kadar. Yiyecek konusunda son derece secici arkadasım yuzunden sehir merkezinde pek öyle anlatmaya deger yemek maceramız olamadı ne yazık ki, İtalyan peynirli sıcak sandvicler ve patates kızartmalarıyla gecti o oglen ve aksam öğünleri.

O kısıtlı zaman icinde müze namına bir tek kültür merkezi içinde bulunan ortacag muzesini dolasabildim. 1200’lerdeki Stockholm’ün bir modeli, haritalar, el yazmaları vs vardı, yayınlar bölümünde “kendi ortaçağ kıyafetinizi/ayakkabınızı nasıl yaparsınız” türü kitaplar ilgimi çekti.

Sehir merkezinde, tarihi 1910’lara kadar giden NK adlı ünlü bir magazanın noel icin süslenmiş vitrinleri önünde epeyce bir vakit gecirdik. Vitrinin önü bizim gibi hayran hayran bakanlar yüzünden epey kalabalıktı. Flickr’a koydum bu vitrinlerin fotoğrafını, o renkli karelere bakarken fonda neşeli yılbaşı şarkılarının oldugunu hayal edin :)

Sokaklarda gezerken agaclara asili kucuk kucuk torbalar dikkatimi çekti, hemen “araştırmacı gezgin blogcu” kimliğimle yakından bakayım diyerek yanaştım ki iclerinde kuşlar yesin diye konmuş yemler oldugunu gördüm. Malum karlı bir memleket, karla kaplanınca kuşcayızlar aç kalmasın diye tedbiri simdiden almıs kuzeyin sıcak yürekli insanları ahh :)

Sokakları biraz daha turlama, limandan şehre son bi kez bakma faslından sonra Kültür Merkezinin tepesindeki panorama kafe’de aksam yemegi molası verip yorgun argın eve döndük. noel zamanı yaklaştığından evlerin ve apartman dairelerinin hemen hemen hepsinde ya yedi mumlu şamdanlar ya da kırmızı, sarı yıldız şeklinde kağıt lambalardan asılıydı. O uzun süren karanlık içinde onları görmek, herkesin katıldığı bu geleneğin şahidi olmak kuzeyde bir yabancı olarak bana iyi geldi. Hatta eve dönünce ben de asayım pencereye bir ışık diye heveslendim ama sacma tabiy, herkesin penceresinde olmadıktan sonra o etkiyi yaratmaz ki!

Stockholm’deki son aksamımız aldıgımız ıvır zıvırları bavullara sığdırmaya çalışmakla geçti, sabah evden çıkarken bizi iki gün ağırlayan mütevazı dairenin fotograflarını çektim, apartmanın kapısı önünde meraklı gözlerle bizi izleyen beyaz kediye hoşcakal deyip son bir kez bizi merkez istasyona götürecek metroya doğru yürüdüm. yine yollarda pek kimse yoktu, günün değişik saatlerinde, farklı mevsimlerde Avrupa kentlerinden gectim, parkların yanından yürüdüm, londra’yı ve roma’yı bunun dısında tutarsam benim gözümde avrupa’nın simgesi boş banklardır aziz karilerim :) stockholm’de de durum farklı degildi, tamam kıştı diycem ama baharını da biliyorum ben bunların, evden cıkmıyor bu adamlar ya da sayıları çok az, çıksalar da anlasılmıyor. bilemedim :)

not: stockholm fotograflarına yandaki foto baslıgının altındaki yeni fotograflar linkinden ulasabilirsiniz. bazı fotografların altında küçük notlar var, bu yazıda atladıgım birkac mevzuu ile alakalı...

ucan kazlarla nils’in, uzun coraplı pippi’nin, geyiklerin, cinlerin, zencefilli kurabiyelerin mütevazı ülkesi: isvec
I.

bu yazı, stockholm seferinden getirdiğim ganimetler arasında bulunan tarcınlı çörekler ve çay eşliğinde yazılıyor. ecnebi memleketlere gittiğimde mutlaka bir markete gidip, yerel ürünlerden numuneler almaya çalışırım. bu kez de elinde kahvesi işe gitmeye hazırlanan Stockholmlü bir hanımı takip ederek onun özenle seçip kağıttan torbasına koydugu hamur işi mamullerden ben de aldım. Ofiste kısa sürede tükettiğimizden fotoğraflarını çekemedim ama bunca yılın gurmesi :P olarak içinde zencefil, tarçın, bal ve safran oldugunu tahmin ediyorum. Noel zamanı da yaklastığından olacak her yerde bir tarçın, zencefil hakimiyeti vardı.

stockholm’deki toplantıya katılımımız son anda belli oldu, vize islerini bir haftada hallederek pazar sabahı erkenden yola çıktık. yol arkadaşımla ilgili olarak fazla bir şey yazmak istemiyorum, yazarsam şikayetlenme dolu tatsız bir metne dönüşebilir çünkü, “birini gerçekten tanımak istiyorsanız birlikte yolculuk edin” denir ya, doğruluğunu bu vesileyle bir kez daha test etmiş oldum. şu kadarını yazayım size, ben hayatımda bu kadar mızmız, zor begenen, yemek konusunda secici birini tanımadım. otelin mutfagı huysuz küçük hanımı doyurmak icin ne yapacagını şaşırdı! Sebze getiriyorlar sosunu begenmiyor, balık getiriyorlar ona da bir bahane buluyor. sonunda ekmek ve tereyağla gecti öğünleri, ben nefis geyik etlerini, böğürtlenle servis edilen caanım İtalyan peynirlerini götürürken, şımarık küçük hanım tereyağı ve ekmeğe talim etti!

kırmızı şatonun büyüsü...

neyse, devam edeyim ben, uçak stockholm arlanda havaalanına inmek üzere alçalırken birbirine yakın sayısız ada gördük, iyice alçaldığımız noktada şehri, havaalanı binasını görmeye çalıştık ama nafile, ağaçlardan başka bir şey yoktu görünürde, ormanın üstüne mi ineceğiz kuzum derken, yumuşak bir inişle kendimizi pistte bulduk. taksiyle kalacağımız otele doğru giderken yol boyunca ağaçlar ve birbirinden epey uzak aralıklarla yerleşmiş, üçgen çatılı, koyu kırmızı evlerden başka bir şey yoktu. stockholm’e trenle 35 dakika uzaklıkta, eski bir şatodan bozma otele vardığımızda saat üçe geliyordu ve güneş batmak üzereydi. oteli görünce “ilk kez görüyor olsaydım çok daha etkileyici olabilirdi” diye düşünerek, gelmeden önce internette web sitesinden fotoğraflarına baktığıma pişman oldum. internet bazen böyle tadını kaçırıyor bazı şeylerin... ağaçların kış manzarası içinde, alacakaranlıkta sarı ışıklarıyla otel binasının masalsı bir havası vardı.

resepsiyonda bir yandan kayıt işlemlerini yaptırırken bir yandan etrafa bakıp ayrıntıları zihnime kaydetmeye çalıştım. 1800’lü yılların sonunda inşa edilen şato, bir dönem kraliyet ailesinin yazlık sarayı olarak kullanılmış, 90’lı yıllarda da çok uluslu bir şirket tarafından satın alınarak, otel-konferans merkezine dönüştürülmüş. salonda gürül gürül yanan şöminesi, etrafa serpiştirilmiş noel ışıkları, duvarlardaki geyik başları ve tabloları, her odada farklı tavan süslemeleriyle son derece etkileyici bir mekandı. şömineyi görünce, bavulları hemen odaya bırakıp, önündeki koltuklara yerleşip dinlenmeli biraz diye düşündüm. kaldığımız odalar, otelin ana binasına yakın inşa edilmiş tek katlı evlerin içindeydi. beyaz rengin hakim olduğu odalar, tek kişilik şirin karyolası, yatağın üzerindeki isvecce bi seyler yazan kırmızı kocaman yastığıyla pek sevimliydi.

“eski şehir”de çin yemeği

vardığımız gün, aksam yemeginde üç-dört ay önce doktora yapmak üzere isveç’e gitmiş bir arkadaşımla buluştuk. merkez istasyonunda buluşup kucaklaştıktan sonra, “eski şehir”e doğru yürüdük. karanlık maranlık demeden capon moduna girip her şeyin fotoğrafını çekmeye o noktada başladım. Eski şehir (Gamla Stan) denilen bölüm, Sultanahmet gibi bir yer. şehrin ilk kurulduğu bu bölgenin tarihi 1200’lerin ortasına kadar uzanıyor. stockholm katedrali, kraliyet sarayı, parlamento binalarının yanı sıra daracık sokaklarındaki sıra sıra evleriyle etkileyici bir ortaçağ atmosferine sahip... eski şehrin sokaklarında dolaşıp arkadaşımın İsveç maceralarını dinlerken, buraya mutlaka gündüz gelmeli diye düşünüyorum. mızmız yol arkadaşı faktörünü de hesaba katarak, sebze, et, pilav, makarnayı bir arada bulabileceğimiz bir çin lokantasına atıyoruz kendimizi.. (iki türk’ün isvec’e gidip, çin restoranında yemek yiyebilmesine biz “küreselleşme” diyoruz :)


yemekten sonra yine sokaklarda dolaşıp bir kahve içmek üzere hala açık (saat sekizbucuk falan bu arada) nadir kafelerden birinde oturuyoruz. dükkanlar altıbucuk-yedide kapanıyor, kafe ve restoranlar biraz daha gec ama sokaklara genel olarak bir ıssızlık hakim. Arkadaşım İsveç izlenimlerini anlatıyor, ilk geldiği zamanlar istanbul’dan sonra bulduğu sakinlikten çok hoşlanmış ama giderek bu sakinlik sıkıcı hale geliyormuş. o nedenle son zamanlarda hafta sonları, bulunduğu küçük kentten iki saatlik bir tren yolculuguyla stockholm’e gelip şehri dolaşıyormuş. Ülkede her şeyin acayip sistematik oluşunu bazen hayranlıkla bazen de kızgınlıkla ifade ediyor. bir kere çalışma izni alıp, sisteme girince vatandaşlık numarasına benzer bir şey veriliyormuş, onunla bütün dertler çözülüyormuş. faturaların tıkır tıkır ödeniyor ve sağlık hizmetlerinden yararlanabiliyor hale geliyormuşsun. kuzeydeki sosyal devlet anlayışı hep anlatılır ya, arkadaşım sırf düzenli egzersiz yapması için devletin her ay kendisine 2000 kron ödediğini gülerek anlatıyor.

systembolaget

her şeyin bu kadar düzenli oluşu bazen sıkıcı da olabiliyor. Anlattığına göre, içki almak isveç’te bir mesele, alkollü içkiler marketlerde, bakkallarda değil “systembolaget” adı verilen tekel benzeri dükkanlarda, sadece belli saatler arasında satın alınabiliyor. “diyelim gecenin bi vakti sevgilin terk etti, kendini şaraba, votkaya vuracaksın, iniyim de şu köşedeki marketten alayım” demen mümkün diyil, ancak gündüz belli saatlerde açık olan systembolaget magazalarından satın alabilirsin. uzun yıllardır yürürlükteymiş bu sistem ve de isvecliler çok memnunmuş, alkole bağlı karaciğer hastalıklarının avrupa’da en düşük oranda görüldüğü yer isveçmiş. havanın bu kadar erken karardığı bir memlekette, derde kasavete kapılıp kendilerini kolayca içkiye vurmalarını engellemek için başlamıştır bu sistem diye düşünüyor insan, o zaman isabet olmuş... Danimarka dısında diger İskandinav ülkelerinde de gecerli imis sanırım, hatta şöyle bir espri yapılıyormus, Danimarkalılar daha ucuz oldugu için tuvalet kağıdı almaya isveç’e, İsveçliler de içki almak için danimarka’ya geçiyormuş haftasonları :)




anneler bebekleri olduğunda bir yıl izin yapıyormuş, babalar da ikinci sene zorunlu bebek iznine çıkarılıyormuş bir yıl boyunca, o yüzden sokaklarda bebekleriyle dolaşan bir sürü adam var :)

arkadaşım ev kiralama, satın alma sistemleriyle ilgili de bir sürü şey anlattı. Stockholm’de yeterince ev yokmuş, aileler çocukları dört-beş yaşına geldiğinde eve yazılıyormuş ki çocuk büyüyünce ev sahibi olabilsin. satın aldığın evi de dilediğin gibi kiralayamıyor, kiralama öncesi bir kurula bildirmen gerekiyormus. Velhasıl enteresan bir mülkiyet anlayışı var memleketin.

Pazar aksamı gec saatte trenle otele döndük. İsvecliler son derece güleryüzlü, yardımsever ve nazik insanlar. Yol sordugunuzda (tabii soracak birini bulabilirseniz, sokaklarda kimse yok cunku) ya da biletlerle ilgili bir sey ögrenmek istediginizde hevesle size yardım ediyorlar. Soru sorup yardım istediğimiz herkes İngilizce biliyordu, bize satın almamız gereken biletler, ineceğimiz istasyonla ilgili çok yardımcı oldular.

pazar gecesi guzel bir uyku cekip sabah dokuz gibi uyandım, etraf yeni yeni aydınlanıyordu. Toplantı için kayıt olduktan sonra kahvaltı etmek üzere göl manzaralı restorana geçtik, hava puslu ve karanlık olduğundan mı nedir, insan kendini tatlı şeylere vuruyor, dört gün boyunca yediğim reçelin, tatlı çöreklerin, meyveli yoğurtların haddi hesabı yoktu. iki gün toplantılarla geçti, ilk gün pek bilmediğim konular işlendiğinden daha eğlenceli geçti, yeni şeyler öğrenmek iyi geldi, ikinci gün daha sıradandı.

yediğim-içtiğim...

ilk akşam dediğim gibi çin restoranına gittik. klasik, pilav, sebzeli börek vs yedik. kahvaltı dışında İsveç mutfağıyla tanışmam pazartesi günü öğlen yemeginde oldu. Bi kere şunu söyleyebilirim, adamların dekorasyon anlayışı gibi öğünleri de son derece minimal. Çok lezzetli birtakım şeyler getiriyorlar önünüze ama tadımlık, bi lokmada yuttuktan sonra yahu bundan dört-beş tana daha olsa ya diye yutkunuyorsunuz. öğle yemeğinde başlangıç olarak minicik bir tabakta, birkaç parça yeşillik üzerinde somon numuneleri vardı mesela, gayet lezizdiler ama hemencecik bitti. ana yemek olarak da patates püresi yanında uzun uzun terbiye edildiği yumuşaklığından ve tadından anlaşılan bir geyik eti servis edildi. Lezzetsiz bir şey bekliyordum ama gayet güzel bir tadı vardı. öğlen yemeği bu iki çeşitten ibaretti. Allahtan kahve aralarında bol bol tarcınlı çörekler, zencefilli kurabiyeler vardı da açığı kapattım :)

bizi toplantıya davet eden isveclilerden biriyle istanbul’dan tanısıyorduk. Bir süre burada ortaklasa yuruttugumuz bir projede birlikte çalışmıştık. İstanbul’u özlediğini söyledi, en çok da insanların samimiyetini arıyormus. “Zeytin, peynir aldığımız bakkal birkaç gün görünmesek, “nerdesin, kocan nasıl” diye hatır sorardı, burada yok böyle şeyler” diye hayıflandı. bu bakkallar sadece yabancılara mı böyle sıcak davranıyorlar nedir, bizimki homur homur homurdanıyor sadece...

Viking güzelliği: Efsane mi, gerçek mi?

bir süredir isvecte yaşayan arkadasım, “evet Viking güzelliği bir şey varmıs kardeşim, ben gördüm bunu” dedi. Dogrusu ben toplantılarda, metroda, sokaklarda epey bir kestim insanları ama aman aman yakışıklı erkekler ya da güzel kadınlar göremedim pek. Ya hava karanlıktı ya da çekici buldugum sarışın sayısı (Robert redford bir, Michael caine iki) pek az oldugundan isveclilerin guzelliğini fark edemedim. yani genel olarak eli yüzü düzgün, ince tipler ama bir çarpıcılık yok yahu. Bir de milletin sere serpe olduğu yazın gitmek lazım, belki paltolardan, şapkalardan göremedim, ne bileyim...

Peki ya esmerler?
esmer arkadaşlar, koyu renk saçlı blogdaşlar, moraliniz mi bozuk, kendinizden memnun mu diyilsiniz, direkt stockholm’e gidip birkaç gün geçiriyorsunuz :) egzotik meyve muamelesi görüyorsunuz desem tamam abartmış olurum biraz ama kesinlikle yanlış olmaz. Döviz bürosundaki genç adamdan, toplantının uzun boylu, yakışıklı fotoğrafçısından, köprüde denk geldiğimiz bir başka İsveçli arkadaştan gelen hayran bakışları kuzeyin esmerlerden yoksun oluşuna bağladım ben ;) sırf bakış da biri diyil, biri resmen laf attı yahu :) (şimdi hem tacizden şikayet edersiniz hem de böyle şeyler hosunuza gider diye atlayan birileri olmasın, burada coğrafi bir fenomenden söz ediyoruz tamam mı?)

daha yazacaklarım var ama haftasonu evdeki internet baglantısı sorun cıkarınca, dün yazdıklarımı ancak bu saatte girebildim.. daha nils ve ucan kazlar, uzun coraplı pippi, süslü püslü yılbası vitrinleri, istisnasız her evin penceresinde ışıldayan yıldızlar, kutup ekmeği (fotografını da koyacagım) ve isvec polisiyeleri var sırada..

kuzeyden notlar devam edecek...

neo kuzeyde

efendim,
dun gece itibarıyla memleketime yani gunesin ucte batıp insanı depresyon dehlizlerine suruklemedigi topraklara dönmüş bulunuyorum -gerci burada da baska sebeplerle dunyanız kararıyor o ayrı-. is-guc yigilmasi arasinda hem geldigimi haber vereyim, hem de tadimlik bir seyler gireyim dedim. kuzey notlarimi daha genis olarak haftasonu yazma planlari yapiyorum, bakalim...

son bir haftadir, buraya yazarim diyerek geyik etleri mi denemedim, "polarbröd" tabir edilen kutup ekmekleri mi yemedim, kuzeylilerin yasam aliskanliklarini anliycam diye evlerin pencerelerinden mi bakmadim, "viking guzelligi diye bir sey var mı, yoksa efsane mi?" sorusunun pesinde metroda milleti mi kesmedim, esmerlerin kuzeyde buyuk iltifat gordugu iddiasının delillerini mi toplamadım, daha neler neler ;)


hepsi haftasonu bu sayfada!

neo
the acar stockholm muhabiri :)