
bu arada nedense büyük ikramiyenin bana cıkacagına dair kuvvetli bir inanca kapıldım :) bi süre yazmazsam muhtemelen dünya turunda paracıklarımı harcamakla meşgul olduğumdandır ehehe



evin en sevdiği yeri salondaki berjer koltuk. Oraya bir yayılıp uyuyuşu var ki! İyice derin uykuya daldıgında ters dönüp saçma sapan pozisyonlarda devam ediyor uykusuna, biz de hemen bu anları, afrika’da büyük kedilerin günlüğünü çeken belgeselcilerin titizliğiyle belgeliyoruz :) (yalnız bazı fotografları yanlıs ayarla cekmisim, düşük çözünürlüklü olmuş)
badem’in ikinci en sevdigi sey benim bunca yıldır gözüm gibi bakıp, minicik bir ot iken bir tropik ağaççık seviyesine getirdiğim Japon şemsiyem. Yapraklarını kemire kemire bitirdiğinden, artık bitkide bir şemsiye havasından çok, sopa havası hakim :( iyice kemirip bitirmesin diye odama koydum, kapısını kapalı tutuyorum.

bayramda bilgisayarı açmak gelmedi pek içimden, arada bir e-mailleri indirdim o kadar. Niyetim yılbası anılarına devam etmekti ama üşengeçlikten ancak bi tane yazabildim.
bi bayram böyle geçti işte...

I.Carsamba sabahı şehri gündüz gözüyle görmek üzere gunes dogar dogmaz yola çıktık. Topu topu altı saat vaktimiz vardı gün batmadan önce. Önce metroyla merkez istasyona gidip (“Hötorget” gibi komik isimli istasyonlarda geçtik bu arada :) oradan yürüyerek gamla stan’a gectik. Ortacag mimarisini yansıtan dar sokaklardan noel vesilesiyle kurulan pazarın bulunduğu bir meydana çıktık. kilisenin hemen önündeki pazarda tarcınla ve sekerle kavrulmus fıstıkların, bademlerin nefis kokusu eşliğinde minik tezgahları dolaştık. el yapımı sabunların, mumların, ahşap oyuncaklar gibi ıvır zıvırların bulunduğu pazarda 2 krona cekilis yapıp oyuncak kazanabildiğiniz bir tezgaha ugradık. iki denemede de isvecce “tekrar deneyin” yazdıgını tahmin ettiğimiz bir sey cıktı :)
gamla stan’da hediyelik esyalar satan şirin dukkanlara girip çıktık. en cok, sakalli, kukuletalı minik cin figurleri; renk renk boyanmıs, boy boy tahta atlar; Viking gemileri, migferleri; uzun coraplı kız Pippi’nin kuklaları ve tabii ki de noel baba figürleri gözüme çarptı. Dükkanlar saat onbire dogru falan acıldı, sabahın erken saatlerinde çoğu kapalıydı. bir dükkandaki oyuncaklar dikkatimizi çekti, içeri girmek istediğimizde açık olup olmadıgından emin olamadık, kapıda tereddut ederken icerden yaslıca bir hanım gelip isteksiz bi sekilde kapıyı actı ve “bakın ama karıstırmayın” diyerek bizi bi zahmet iceri buyur etti. arkamızdan Amerikalı bir grup da dükkana girerken aynı uyarıyı aldı. “Zaten onbirde açıyor yedide kapıyorsunuz, ticaret yapmaya niyetiniz yok niye dükkan açıyosunuz yahu” diye söylenerek ve de hiçbir şeye dokunmadan çıktık ordan.
eski şehir’e dogru giderken köprülerin üzerinde balık tutan bir-iki kişiye rastladık. Sehrin ortasında balık tutulan bi İstanbul var sanıyordum ama yanılmısım. sokaklarda işe giden isveclilerin (bu arada isvecliler genel olarak siyah giyiniyorlar, renkli bir seyler giyene nadiren rastlıyorsunuz) yanı sıra şehri gezmeye gelmiş öğrenci grupları ve tabii ki de Japon turistler vardı. kraliyet sarayı, parlamento binaları gördüğüm diğer Avrupa şehirlerindeki gibi iddialı değildi. geceleri öyle ışıl ışıl bi durum yoktu pek.. en ışıklı şey, tur teknelerinin kalktığı limandaki noel agacıydı.
nils ve ucan kazlar, isvec polisiyeleri...
Eski sehir’den limana ordan da sehrin ticaret merkezine dogru yürürken bir kitapcıya da ugradık. orada idrak ettim ki benim bu cocukken bayılarak izledigim nils ve ucan kazlar cizgi filmi meger isvec edebiyatından uyarlanmış. selma lagerlof adını hatırlayanınız var mı bilmem ama bu guzel hikayenin yazarı isvecli bu hanımmıs. yalnız cocuk kitapları bölümünde degil yetişkinlere yönelik kitapların bulunduğu raflarda da bu hikayenin çeşitli baskılarıyla karşılaştım. Ve daha da ilginci 20 kronluk banknotların uzerinde de ucan kazlarla nils’in ve de yazarının resmi vardı. Ulusal kahramanlar hep savaş kazananlardan çıkacak diye bir sey yok ya, edebiyatın, sinemanın, müziğin başarılı isimleri olur tabii diye düşünürken, ordan Orhan pamuk’a ve Nobel ödülüne doğru zincirleme çağrışımlar gelişti zihnimde... neyse, mesaj kaygılı bir yazı diyil bu, kuzeyi anlatmaya devam...
Kitapcıda o çok sevdigim isvec polisiyelerinin orijinalleriyle karşılaşınca gurbet ellerde bir tanıdığa rastlamış gibi sevindim :) İsveçli çift Sjöwall ile Wahlöö'nün yarattığı polis memuru Martin Beck karakterinin Gülen Polis, Kanaldaki Ölü gibi maceraları cicili bicili kapaklarıyla sıra sıra duruyordu raflarda.. (Radikal’in kitap ekinde bu seriyle ilgili güzel bir yazı var bu linkte)
H&M çılgınlığı
Avrupa kentlerine seyahatlerimizde bir fırsatı bulup mutlaka uğradığımız H&M konfeksiyon zinciri meğer isvec kökenli diyil miymiş? bunu görmek icin stockholm’un magazalar caddesi uzerinde birkac adım atmanız yeterli, bir avuc alan icerisinde tam bes tane magazası vardı. terkos pasajı ya da beyoğlu alışveriş merkezinden alışveriş edenler bilir, bu marka üretimlerini esas olarak Türkiye’de yapar, zaman zaman ona üretilen giysilerden ihracat fazlası satış yapan yerlere düşer ama hala kendi mağazasını açmamıstır. Üst baş almaya meraklı genç hanımlar arasında zaman zaman “H&M türkiye’ye geliyordu, neden hala gelmedi” diye muhabbetler yapılır. Hem ucuz hem de guzel tasarımları vardır bu markanın, biz de hazır gelmisken stockholm’de rastladığımız magazalarını dolaşıp, ufak tefek bi seyler aldık...
Turistik gezi, alışveriş turu derken saat ikiyi buldu, hava hafiften kararırken bi kafede yemek ve cay molası verdik. cay konusunda pek zorluk cekmedik, poset cay falan diyil bayag bildigimiz demleme cay vardı. yalnız earl grey ya da meyve aromalı iki secenek arasından secim yapmak gerekiyordu, olsun o kadar. Yiyecek konusunda son derece secici arkadasım yuzunden sehir merkezinde pek öyle anlatmaya deger yemek maceramız olamadı ne yazık ki, İtalyan peynirli sıcak sandvicler ve patates kızartmalarıyla gecti o oglen ve aksam öğünleri.
O kısıtlı zaman icinde müze namına bir tek kültür merkezi içinde bulunan ortacag muzesini dolasabildim. 1200’lerdeki Stockholm’ün bir modeli, haritalar, el yazmaları vs vardı, yayınlar bölümünde “kendi ortaçağ kıyafetinizi/ayakkabınızı nasıl yaparsınız” türü kitaplar ilgimi çekti.
Sehir merkezinde, tarihi 1910’lara kadar giden NK adlı ünlü bir magazanın noel icin süslenmiş vitrinleri önünde epeyce bir vakit gecirdik. Vitrinin önü bizim gibi hayran hayran bakanlar yüzünden epey kalabalıktı. Flickr’a koydum bu vitrinlerin fotoğrafını, o renkli karelere bakarken fonda neşeli yılbaşı şarkılarının oldugunu hayal edin :)
Sokaklarda gezerken agaclara asili kucuk kucuk torbalar dikkatimi çekti, hemen “araştırmacı gezgin blogcu” kimliğimle yakından bakayım diyerek yanaştım ki iclerinde kuşlar yesin diye konmuş yemler oldugunu gördüm. Malum karlı bir memleket, karla kaplanınca kuşcayızlar aç kalmasın diye tedbiri simdiden almıs kuzeyin sıcak yürekli insanları ahh :)
Sokakları biraz daha turlama, limandan şehre son bi kez bakma faslından sonra Kültür Merkezinin tepesindeki panorama kafe’de aksam yemegi molası verip yorgun argın eve döndük. noel zamanı yaklaştığından evlerin ve apartman dairelerinin hemen hemen hepsinde ya yedi mumlu şamdanlar ya da kırmızı, sarı yıldız şeklinde kağıt lambalardan asılıydı. O uzun süren karanlık içinde onları görmek, herkesin katıldığı bu geleneğin şahidi olmak kuzeyde bir yabancı olarak bana iyi geldi. Hatta eve dönünce ben de asayım pencereye bir ışık diye heveslendim ama sacma tabiy, herkesin penceresinde olmadıktan sonra o etkiyi yaratmaz ki!
Stockholm’deki son aksamımız aldıgımız ıvır zıvırları bavullara sığdırmaya çalışmakla geçti, sabah evden çıkarken bizi iki gün ağırlayan mütevazı dairenin fotograflarını çektim, apartmanın kapısı önünde meraklı gözlerle bizi izleyen beyaz kediye hoşcakal deyip son bir kez bizi merkez istasyona götürecek metroya doğru yürüdüm. yine yollarda pek kimse yoktu, günün değişik saatlerinde, farklı mevsimlerde Avrupa kentlerinden gectim, parkların yanından yürüdüm, londra’yı ve roma’yı bunun dısında tutarsam benim gözümde avrupa’nın simgesi boş banklardır aziz karilerim :) stockholm’de de durum farklı degildi, tamam kıştı diycem ama baharını da biliyorum ben bunların, evden cıkmıyor bu adamlar ya da sayıları çok az, çıksalar da anlasılmıyor. bilemedim :)
not: stockholm fotograflarına yandaki foto baslıgının altındaki yeni fotograflar linkinden ulasabilirsiniz. bazı fotografların altında küçük notlar var, bu yazıda atladıgım birkac mevzuu ile alakalı...
yemekten sonra yine sokaklarda dolaşıp bir kahve içmek üzere hala açık (saat sekizbucuk falan bu arada) nadir kafelerden birinde oturuyoruz. dükkanlar altıbucuk-yedide kapanıyor, kafe ve restoranlar biraz daha gec ama sokaklara genel olarak bir ıssızlık hakim. Arkadaşım İsveç izlenimlerini anlatıyor, ilk geldiği zamanlar istanbul’dan sonra bulduğu sakinlikten çok hoşlanmış ama giderek bu sakinlik sıkıcı hale geliyormuş. o nedenle son zamanlarda hafta sonları, bulunduğu küçük kentten iki saatlik bir tren yolculuguyla stockholm’e gelip şehri dolaşıyormuş. Ülkede her şeyin acayip sistematik oluşunu bazen hayranlıkla bazen de kızgınlıkla ifade ediyor. bir kere çalışma izni alıp, sisteme girince vatandaşlık numarasına benzer bir şey veriliyormuş, onunla bütün dertler çözülüyormuş. faturaların tıkır tıkır ödeniyor ve sağlık hizmetlerinden yararlanabiliyor hale geliyormuşsun. kuzeydeki sosyal devlet anlayışı hep anlatılır ya, arkadaşım sırf düzenli egzersiz yapması için devletin her ay kendisine 2000 kron ödediğini gülerek anlatıyor.
systembolaget
her şeyin bu kadar düzenli oluşu bazen sıkıcı da olabiliyor. Anlattığına göre, içki almak isveç’te bir mesele, alkollü içkiler marketlerde, bakkallarda değil “systembolaget” adı verilen tekel benzeri dükkanlarda, sadece belli saatler arasında satın alınabiliyor. “diyelim gecenin bi vakti sevgilin terk etti, kendini şaraba, votkaya vuracaksın, iniyim de şu köşedeki marketten alayım” demen mümkün diyil, ancak gündüz belli saatlerde açık olan systembolaget magazalarından satın alabilirsin. uzun yıllardır yürürlükteymiş bu sistem ve de isvecliler çok memnunmuş, alkole bağlı karaciğer hastalıklarının avrupa’da en düşük oranda görüldüğü yer isveçmiş. havanın bu kadar erken karardığı bir memlekette, derde kasavete kapılıp kendilerini kolayca içkiye vurmalarını engellemek için başlamıştır bu sistem diye düşünüyor insan, o zaman isabet olmuş... Danimarka dısında diger İskandinav ülkelerinde de gecerli imis sanırım, hatta şöyle bir espri yapılıyormus, Danimarkalılar daha ucuz oldugu için tuvalet kağıdı almaya isveç’e, İsveçliler de içki almak için danimarka’ya geçiyormuş haftasonları :)

anneler bebekleri olduğunda bir yıl izin yapıyormuş, babalar da ikinci sene zorunlu bebek iznine çıkarılıyormuş bir yıl boyunca, o yüzden sokaklarda bebekleriyle dolaşan bir sürü adam var :)
arkadaşım ev kiralama, satın alma sistemleriyle ilgili de bir sürü şey anlattı. Stockholm’de yeterince ev yokmuş, aileler çocukları dört-beş yaşına geldiğinde eve yazılıyormuş ki çocuk büyüyünce ev sahibi olabilsin. satın aldığın evi de dilediğin gibi kiralayamıyor, kiralama öncesi bir kurula bildirmen gerekiyormus. Velhasıl enteresan bir mülkiyet anlayışı var memleketin.
Pazar aksamı gec saatte trenle otele döndük. İsvecliler son derece güleryüzlü, yardımsever ve nazik insanlar. Yol sordugunuzda (tabii soracak birini bulabilirseniz, sokaklarda kimse yok cunku) ya da biletlerle ilgili bir sey ögrenmek istediginizde hevesle size yardım ediyorlar. Soru sorup yardım istediğimiz herkes İngilizce biliyordu, bize satın almamız gereken biletler, ineceğimiz istasyonla ilgili çok yardımcı oldular.
pazar gecesi guzel bir uyku cekip sabah dokuz gibi uyandım, etraf yeni yeni aydınlanıyordu. Toplantı için kayıt olduktan sonra kahvaltı etmek üzere göl manzaralı restorana geçtik, hava puslu ve karanlık olduğundan mı nedir, insan kendini tatlı şeylere vuruyor, dört gün boyunca yediğim reçelin, tatlı çöreklerin, meyveli yoğurtların haddi hesabı yoktu. iki gün toplantılarla geçti, ilk gün pek bilmediğim konular işlendiğinden daha eğlenceli geçti, yeni şeyler öğrenmek iyi geldi, ikinci gün daha sıradandı.
yediğim-içtiğim...
ilk akşam dediğim gibi çin restoranına gittik. klasik, pilav, sebzeli börek vs yedik. kahvaltı dışında İsveç mutfağıyla tanışmam pazartesi günü öğlen yemeginde oldu. Bi kere şunu söyleyebilirim, adamların dekorasyon anlayışı gibi öğünleri de son derece minimal. Çok lezzetli birtakım şeyler getiriyorlar önünüze ama tadımlık, bi lokmada yuttuktan sonra yahu bundan dört-beş tana daha olsa ya diye yutkunuyorsunuz. öğle yemeğinde başlangıç olarak minicik bir tabakta, birkaç parça yeşillik üzerinde somon numuneleri vardı mesela, gayet lezizdiler ama hemencecik bitti. ana yemek olarak da patates püresi yanında uzun uzun terbiye edildiği yumuşaklığından ve tadından anlaşılan bir geyik eti servis edildi. Lezzetsiz bir şey bekliyordum ama gayet güzel bir tadı vardı. öğlen yemeği bu iki çeşitten ibaretti. Allahtan kahve aralarında bol bol tarcınlı çörekler, zencefilli kurabiyeler vardı da açığı kapattım :)
bizi toplantıya davet eden isveclilerden biriyle istanbul’dan tanısıyorduk. Bir süre burada ortaklasa yuruttugumuz bir projede birlikte çalışmıştık. İstanbul’u özlediğini söyledi, en çok da insanların samimiyetini arıyormus. “Zeytin, peynir aldığımız bakkal birkaç gün görünmesek, “nerdesin, kocan nasıl” diye hatır sorardı, burada yok böyle şeyler” diye hayıflandı. bu bakkallar sadece yabancılara mı böyle sıcak davranıyorlar nedir, bizimki homur homur homurdanıyor sadece...
Viking güzelliği: Efsane mi, gerçek mi?
bir süredir isvecte yaşayan arkadasım, “evet Viking güzelliği bir şey varmıs kardeşim, ben gördüm bunu” dedi. Dogrusu ben toplantılarda, metroda, sokaklarda epey bir kestim insanları ama aman aman yakışıklı erkekler ya da güzel kadınlar göremedim pek. Ya hava karanlıktı ya da çekici buldugum sarışın sayısı (Robert redford bir, Michael caine iki) pek az oldugundan isveclilerin guzelliğini fark edemedim. yani genel olarak eli yüzü düzgün, ince tipler ama bir çarpıcılık yok yahu. Bir de milletin sere serpe olduğu yazın gitmek lazım, belki paltolardan, şapkalardan göremedim, ne bileyim...
Peki ya esmerler?
esmer arkadaşlar, koyu renk saçlı blogdaşlar, moraliniz mi bozuk, kendinizden memnun mu diyilsiniz, direkt stockholm’e gidip birkaç gün geçiriyorsunuz :) egzotik meyve muamelesi görüyorsunuz desem tamam abartmış olurum biraz ama kesinlikle yanlış olmaz. Döviz bürosundaki genç adamdan, toplantının uzun boylu, yakışıklı fotoğrafçısından, köprüde denk geldiğimiz bir başka İsveçli arkadaştan gelen hayran bakışları kuzeyin esmerlerden yoksun oluşuna bağladım ben ;) sırf bakış da biri diyil, biri resmen laf attı yahu :) (şimdi hem tacizden şikayet edersiniz hem de böyle şeyler hosunuza gider diye atlayan birileri olmasın, burada coğrafi bir fenomenden söz ediyoruz tamam mı?)
daha yazacaklarım var ama haftasonu evdeki internet baglantısı sorun cıkarınca, dün yazdıklarımı ancak bu saatte girebildim.. daha nils ve ucan kazlar, uzun coraplı pippi, süslü püslü yılbası vitrinleri, istisnasız her evin penceresinde ışıldayan yıldızlar, kutup ekmeği (fotografını da koyacagım) ve isvec polisiyeleri var sırada..
kuzeyden notlar devam edecek...
son bir haftadir, buraya yazarim diyerek geyik etleri mi denemedim, "polarbröd" tabir edilen kutup ekmekleri mi yemedim, kuzeylilerin yasam aliskanliklarini anliycam diye evlerin pencerelerinden mi bakmadim, "viking guzelligi diye bir sey var mı, yoksa efsane mi?" sorusunun pesinde metroda milleti mi kesmedim, esmerlerin kuzeyde buyuk iltifat gordugu iddiasının delillerini mi toplamadım, daha neler neler ;)
hepsi haftasonu bu sayfada!
neo
the acar stockholm muhabiri :)