könsken fens baum!


"bu başlık da nedir kuzum" diyeceksiniz tabii ki, şöyle açıklayayım efenim, bu üç kelime, kuzey dillerine olan antipatimin bir tezahüründen başka bir şey değildir! ofiste bir süre bizimle çalışmış danimarkalı bir arkadaşın, internetten bedava telefonla konuşma programı skype'ın gözünü çıkararak, tam birbucuk saat danca konustuğu bir gün, kulaklarımızın maruz kaldığı işkenceyi msn üzerinde diğer ofis arkadaşlarımla paylaşırken çıktı ağzımdan bu kelimeler. kuzey dillerinin kulağa bu kadar tırmalayıcı gelmesinin sebeb-i hikmeti nedir bilemiyorum ama danca bu başlıktaki gibi bir dil işte. ha bir de aralarda "eynk!" gibi bir şeyi sıkça kullanıyorlar ki tadından yenmiyor. bizim "yani"miz gibi bir şey sanırım. "tak tak" diyerek teşekkür ediyorlar, burdan hesap edin yani, peh!

peki bu kuzey dillerine öfke niçün gündeme geldi derseniz de pazar günü dancanın çok benzeri başka bir dilin konuşulduğu stockholm'e yolculuk var (bir isvecli icin danca yazıyı okumak ve anlamak cok kolaymıs). tamam "kuzeyin venediği" imiş, şöyle güzelmiş, böyle soğukmuş ama bütün bunlar benim dillerine sinir olmama mani diyil. tabiy bu öfkede isvec konsoloslugu'ndan vize alma işlemleri sırasında yaşadığım sıkıntıların da payı da var.

neyse, nankörlük etmiyeyim, seyahat iyidir, şehir de güzel görünüyor hakkaten. bir arkadaşımla iki günlük bir toplantı için gidiyoruz, iki gün de şehri gezeceğiz. pazar gunu gidip, perşembe günü döneceğiz inşallah..

neolitik hanım'ın kuzey maceraları tefrika olarak pek yakında bu sayfalarda :)

iyi hafta sonları herkese.

ebe-sobe


gülçincim “topu attım havaya” diyerek beni oyuna çağırmıs, bi heves yazdım, umarım olmustur.

Ben küçükken avukat olmak isterdim (peri, şaşırdın diy mi?) etraftaki büyükler "bu kızın ağzı iyi laf yapıyor, avukat olur bu" derlerdi. hem bu sözlerden, hem de o türk filmlerindeki dik yakalı cübbelerden etkilenip avukat olmayı istediğim bir dönem olmustu. sonra vazgecip hemsire olmaya karar verdim, o da tamamen kıyafetleri yüzünden, o beyaz keplerin, siyah pelerinlerin yüzü suyu hürmetine hemşire olucam diye dolaştığım bir dönemim de oldu :) sonra ikisini de unuttum gitti ve de sonunda -arada sırada şikayet etsem de- çoğunlukla yazdığım ve okuduğum bir işim oldu. (bunun dışında aklımda kalan tek iş istihbarat işidir, ne casus olurdu benim gibi akrepten peh! yazık oldu :)

Ben aslında daha hareketli, daha neşeli, daha az kontrollü biri olmak istiyorum. bir sürü şeye fena halde üşeniyorum. ufak şeylere fazlaca kafayı takıyorum bu yüzden de kendime kızıyorum, bazen fazla şikayetleniyorum mesela, sonra da pişman oluyorum. bunlar dışında idare ediyor sayılırım, küçük şeylerle mutlu oluyorum, benden daha karamsar ve mızmızlanan biri oldugunda hemen neşe kelebeği moduna girip kendisini neşelendirebiliyorum falan.

İlk kopyamı galiba lise 1'de almanca dersinde çekmiştim. ne yazdığımı hatırlamıyorum ama kuzu şeklinde büyük bir silgim vardı, onun uzerine bir seyler yazmıstım, imtihanda da işe yaramıştı. hocaya kıldım, biraz da ondan yaptım sanırım.

Cep telefonumu gecenlerde yeniledim. eskisi de fena degildi ama bu da guzel. internet baglantisi var, bloga falan bakabiliyorum. bir de cok guzel hareketli masüstü resimleri var, su anda ekranda kuru ağaçların üzerine lapa lapa kar yağıyor. ha bi de sudoku var, bir ara cok takılmıstım simdi gecti o heves.

En saçma huyum başkaları yerine utanmak sanırım. özellikle televizyon izlerken oluyor bu, ya da kazara okuyucu yorumlarını falan okursam. elektra ve peri bu konuyu yazmıslardı diye hatırlıyorum. o an sacmalayan biri varsa izleyememek, rezil oldugunu düşünerek tahammül edememek falan, ne acayip! bana ne oluyorsa, hayır sevdiğin, olmadı tanıdıgın birini izlesen gayet anlasılabilir ama mesela su ntv'deki kadınların sohbet ettiği programda basta o genc manken olmak üzere hepsi "ay simdi fena bi laf edicekler" diye yürek ağızda izlenir mi?" hakkaten tuhaf!

bir de daha önce seyrettiğim türk filmleri için geçerli saçma bir huyum var, yanlış anlaşılma sahnelerini izleyemiyorum, o sahne yaklaşınca baska bir kanala geçiyorum, sonra filme dönüyorum. esas kıza musallat olmus kötü adamla kızı uygunsuz bi vaziyette görüyor mesela esas adam, yok ben atlıyorum o sahneyi. ya da hizmetçi kızın çekmecesine mücevher koyup iftira atıyorlar, o sahne de zaplanıyor tarafımdan. bana mutlu sonlar olsun, güzel güzel romantik bulusmalar olsun, eğlenceli mutfak sahneleri olsun, izleyeyim :)

Aşk bence rahat rahat mantıksız davranabildiğin bir zaman dilimidir. arkadaşların seni anlayışla karşılar. bir de sonsuz endişe ve sonsuz mutluluk arasında gidip gelirsin.

Benim en sevdiğim bloglar sorusunu rahatlıkla cevaplayabilirim ben, "takipteyim" dedigim herkesi severek, merakla ve begeniyle izliyorum ama peri'nin yeri ayrıdır gönlümde. ilk onun blogunu buldum ben bir tesadufle ve de uzun bir süre sessiz sessiz, hayranlıkla izledim kendisini. sonra da bir cesaret basladi neolitik hanim'in hikayesi. yani ilham perim peri'dir benim, hani şu endiseli ve tatlı olan :)

şimdi ben dee peri'yi (tabii henuz kimse sobelememişse) ve ekmekci kız'ı sobeleyeyim o zaman. vakit bulurlarsa, onlar da katılsınlar oyuna.

badem hanımteyze'nin gündüz düşleri...



pazar günü yürüyüşten döndüm, anahtarı çıkarmaya üşenip belki evde biri vardır diye kapıyı çaldım, içerden biri yürüyor gibi sesler geliyor ama kapıyı açan yok. bi daha bastım zile, yine pıtır pıtır sesler ama kapı duvar. sonunda anahtarı çıkarıp kapıyı açtım ve karşımda kocaman gözleriyle şaşkın şaşkın bakan badem'i buldum. badem ev arkadasımın ablasının kedisi. evde küçük bebek olduğundan, kendisi de bir parça hırt ve hırçın bir kedi olduğundan bir süredir "sürgün"de yaşıyor. önceleri kuzende kalıyordu, şimdi annesi geliyormuş ve de kadıncağızın kedi alerjisi varmıs. o yuzden bir süreliğine bize geldi badem. zaten bilmediği bir ev değil, daha önce de kalmıştı, o yüzden pek yabancılamıyor.

bizim badem'le aramız biraz limoni. kendisiyle geçmişte tatsız şeyler yaşadık. bir yaz, arkadaşım tatile çıktığında akşamları eve uğrayıp mama-su verme, kumunu değiştirme görevini üstlenmiş idim. evleri ofise yakındı, iş çıkışı uğrarım, biraz severim, yanında otururum diyordum masum bir kedisever olarak amma işler pek öyle yürümedi. bir aksam kapıyı badem kaçmasın diye dikkatle açıp içeri girdim. "pisi pisi, güzel badem nerdeymiiş? diye sevimli sevimli çığırırken salonun kapısında öfkeli mi öfkeli bir vahşi kedi belirdi. öfkeli olduğunu nereden anladın dersen, beni görür görmez tıslamaya başladı. ben sakin ses tonumu koruyarak "bademcim, güzelim" diyorum ama bana mısın demiyor. neyse takılmayayım, mamasını koyayım ben bunun, belli ki sahibi gitti diye asabı bozulmus diye düşünerek mutfağa seyirttim. mama kabını doldurdum, baktım salonun girişinde duruyor, tıslamayı kesmis, o koca gözlerini dikmiş bana bakıyor. tamam dedim, şimdi taze mamasını da yer, sakinleşir, ben de kumunu değiştireyim diyerek arkamı dönüp banyoya doğru yürümeye başladım ki arkamda bir hareket algıladım, noluyor demeye kalmadı bu koca gözlü badem hızlı bir deparla koridoru aştı ve bacağımın arka tarafına patisini geçirdi. allahtan üzerimde kot pantolon vardı da sadece tırnaklarının ucu battı. ben "ay ay noluyo! bırak bacağımı" deyip bağırınca salona kaçtı bizim hırt, ben de kendimi banyoya kilitledim :) banyoda bi yandan kumunu değiştiriyorum, bi yandan nasıl cıkıcam bu evden bir cırmık daha yemeden diye düşünüyorum. bir ara kapıyı aralayıp baktım, kırt kırt mamasını yiyor, bi taraftan da banyo tarafına doğru pis pis "cırmıgımı da atarım, mamamı yerim" bakışı atıyor. neyse, mama faslından sonra salona geçti bizim huysuz prenses de ben de kaçarcasına çıktım evden. daha sonraki gidişlerimde de ofisten birini aldım yanıma, ikili bir ekip olarak biri oyaladı hain badem'i, diğeri mama-su işlerini halletti.

bu olaydan sonraki ziyaretlerimde badem'e hep mesafeli davrandım, sevmeye falan kalkmadım, o da ben uzak durdukça üzerime geldi. üzerime gelip bir şey yaptığı yok ama gelip kucağıma atlıyor mesela, oturmuyor da, kayaya tünemis pars misali duruyor, ben de elleyemiyorum korkumdan, öyle duruyoruz komik komik. dün de yaptı aynı şeyi, ben de ayağa kalktım mecburen, bu da "hıss" diyerek kaçtı. bunların dışında pek sevimli bir kedi :)

dun gelir gelmez japon semsiyesine musallat oldu. pist dedikce gidip yeni filizlenen yapragını ısırmaya calıstı, ben çiçeği odama alayım dedim ama gece yatarken unutmusum, sabah baktım yemis tazecik yaprağı.. aslında yesillik yese iyi olur :) çok kilo almış, özel bir mama yiyiyor ama misafirliğe gittiği yerde mama dısında seyler de vermisler sanırım. bir kuzu edasıyla ordan oraya yuvarlanıyor. aramızda "badem hanımteyze" diye dalga geciyoruz kendisiyle, ağır ağır yürüyüp, o koca göbegiyle kendini halıya bırakıvermesi falan pek komik. bugun bir ara eve uğradım, baktım normalde çıkmasına izin vermediğimiz yemek masasının üzerine yayılmış, keyif yapıyor.

az önce ev arkadasıma msn'den sordum, "eve gidince mama vereyim mi badem'e" diye, "yanına da japon şemsiyesi salatası yaparım :)"

böyle işte bademli günler bizi bekliyor, yeni maceraları olursa yazarım. bir ara da eski kedimiz santana'yı anlatayım. o da nevi şahsına münhasır bir kediydi rahmetli... öldüğünde çok üzülmüştük, ama şimdi güzel ve komik anılarla hatırlıyoruz kendisini.

*(aşağıdaki santana, yukarıdaki badem)

yeni yıla doğru hediye fikirleri




peri güzel bir fikir verdi bir önceki yazının yorumlarında, malum yılbaşı yaklaşıyor ya sevdiklerimize ne hediyeler alalım/yapalım?

hediye vermeyi çok severim ben, belki almaktan bile daha cok, uzun uzun düşünürüm, değişik bir şeyler olsun, bir hikayesi olsun diye uğraşırım. paketini de kendim yaparım çoğu zaman.. gecen yılbasında fırtına bey'e bir hediye hazırlamıştım. siyah beyaz çocukluk fotograflarına bilgisayarda retro bir çerçeve tasarımı yapmış, herbirini krem rengi kalınca kağıtlara çıkış almıştım. bu fotoğrafların arasına da koymak için de sevdiği şiirlerden alıntıların olduğu sayfalar hazırlamıştım. sonra bunları köşelerinden delip, kahverengi bir ambalaj ipiyle birleştirerek bir tür fotoğraf-şiir albümü yapmış idim. böyle anlatınca pek anlaşılmıyor tabiy, bir fotoğrafını çekebilirsem koyarım sayfaya bu haftasonu..

daha once yazmıstım, arkadasımın yeni doğan bebeği icin bir zaman kapsülü yapmıstım, içinde doğdugu günün gazeteleri, dergileri vs olan.. bu tür bir kutuyu farklı şekillerde, arkadaslar, sevgililer, eşler için de hazırlamak mümkün. birlikte çıkılan seyahatlerden fotoğraflar, sinema-konser biletleri, sevilen kitaplardan, şiirlerden alıntılar, doğduğu yıl/tanıştığınız yıl yayınlanmış dergiler ve de onun sevebileceğini düşündüğünüz herhangi bir şeyi koyarak güzel bir kutu yapılabilir. çok sevdiği ama sizin pek de onaylamadığınız bi sey mesela? bilgisayar oyunu (teknik direktörcülük oynanan bir oyun var mesela, beyler arasında çok popüler bu aralar), "bu adamın/kadının nesini seviyor yahu" diye düşündüğünüz bir şarkıcının CD'si, oyuncunun posteri/resmi olabilir :)

peri'nin dediği de çok iyi bir fikir, izlemeye fırsat bulamadığı dizileri bir paket olarak hediye etmek. ben de mesela bir dr house paketi alsam havalara uçarım. gilmore girls de olur..

bir de gecen yıl bir arkadaşım kardeşine bir günlük yemek pişirme kursu hediye etmişti. insanın hep gitmek istediği ama bir türlü fırsat bulamadığı şeylerdendir ya bu tür şeyler, yemek kursu, masaj yaptırmak vs. galiba zanussi mutfak sanatları atölyesi'ndeydi kurs. et yemeklerini secmişti, pişirme teknikleri ve şahane tarifler öğrenmişti bir günde. bir de pişirdiği yemekleri paketle eve getirdiğini hatırlıyorum. birkaç gun değişik ve çok lezzetli yemekler yenmişti evde..

gecenlerde aklıma gelen bir başka fikir de şu: şimdilerde çeşit çeşit amerikan servisleri var ya, hasırdan, kumastan ya da plastikten. bir arkadasımda film afislerinden yapılmıs olanına rastladım, afislerin etrafı şeffaf, sert bir plastikle kaplanmış, guzel gorunuyordu, silmesi de kolay.. beyoğlu'ndaki pasajlarda rastladım sonra, eski türk filmi fotoğraflarıyla yapılmıs. fikir iyi ama secilen fotograflar pek iyi degildi, üstelik de gereksiz yere pahalı. simdi internetten yuksek çözünürlüklü siyah beyaz film fotoğrafları kaydedip, artık herşeyi yapabilen fotokopi/çoğaltma dükkanlarından birinde çıkış alarak plastikle kaplatmayı düşünüyorum. serseri aşıklar filminden birkac fotograf buldum bile, dörde tamamlayınca dikdörtgen boyutlarda çıkışını alıp doğru fotokopiciye.. sırf film degil her türlü fotoğrafla yapabilir, kendi çektiğiniz meyve-sebze fotoğrafları, mutfak eşyaları vs.

bir çırpıda aklıma gelen fikirler bunlar, sizin de önerileriniz varsa yazın hadi.
not: resim www.retrotogo.com sitesinden, eski, güzel şeyler var. bir bakın derim.

sevgili günlük...


son bir haftadır zor bir metni düzeltmeye çalışıyorum. hafta sonu da daha çok o metnin başına geçti, baktım bloga yeni bir seylere yazamıyorum, geçen haftanın kısa bir dökümünü yapayım dedim bridget jones'un günlüğü tarzında. bridget jones yılbasında yeni kararlar alır, sigarayı bırakmak, diyet yapmak, spora gitmek vs gibi, sonra da bunların ne derece gerçekleştiğini görmek için bir günlük tutar: "içilen martini sayısı: 4, alınan kalori: beş bin, verilen kilo: sıfır" tarzında. benimki tam öyle olmadı ama, neyse...

film:

yumurta (semih kaplanoğlu): film bazen uzun planların gözünü çıkarıyor ama yine de sıkılmadan izleniyor. angelopulos, tarkovski ve de nuri bilge ceylan esintileri var.

korkuyorum anne (reha erdem): çok eğlenceli, karakterler, mekanlar... aynı yönetmenin beş vakit filmi de izlenecekler arasına alındı.

yedinci mühür (ingmar bergman): yıllar önce okulda izlenmişti ama klasikler her zaman tekrar izlenebilir. ölümle satranç sahnelerinin ne matrak, vebaya karşı kendilerini kırbaçlayarak dolaşan grubun ne ürkütücü olduğu hatırlandı.

masumiyet, kader (zeki demirkubuz): nedense bir türlü denk getirilip izlenemiyordu demirkubuz filmleri, bunca zamandır izlenmemesi hataymış. sarsıcı, etkileyici.. diğerleri de mutlaka izlenmeli.

dizi:

gilmore girls: anne-kız çok hızlı ve çok konuşuyorlar ama olsun, kitaplara ve muzik gruplarına yaptıkları göndermeleri yakalamak hoş oluyor. dekor olduğu zaman zaman belli olsa da kasaba hayatını izlemek ayrıca eğlenceli.

nip/tuck: her hafta "bu sefer ne gibi bir abukluk olacak" diye geçiliyor karşısına ve her hafta da yeni bi sey bulunup, yuh artık deniliyor! acayip bi şey!

bıçak sırtı: son iki haftadır zayıf gidiyor hikaye, bir ihanetin üzerinden bu kadar ekmek yenmez ki! gecen hafta silahlar patlamasaydı "hiç bir sey olmayan yerli diziler" grubuna alınmak üzereydi.

dergi:

uykusuz: umut sarıkaya, yiğit özgür, ersin karabulut, hepsine bayılınıyor. son haftalarda ugur gürsoy da iyi gidiyor.

gazete:

taraf: yeni cıktı, daha iyi bir sey bekleniyordu ama pek beklenildiği gibi olmadı. yine de şans vermeye devam.

kitap:

postaneye asla yalnız gitme. stelyo kuloğlu. roman sovyetlerin dağılışı, berlin duvarının yıkılışı sırasında moskova'da bulunan bir gazetecinin başından gecenleri anlatıyor. İşin içinde hem aşk hem casusluk hikayesi var. bloga ayrıca yazılacak.

tatlı:

limonlu cheese cake, cikolatalı tart, bademli cıkolata, portakallı florentin (burc lebon pastanesi'nden), çokonat, antep fıstıklı eti çikolata.

meyve:

armut, mandalina, ayva.

abur cubur:

doritos'un yeni atıştırmalıkları 3-5 arası (yogurtlu olanı daha güzel), patlamıs mısırlı cubuk kraker (pek mısır tatı alınamadı ama fena degil).

“hayatımın üç kadını: annem, karım ve jane austen”*


geçtiğimiz haftalarda ekmekci kızın jane austen yazısının altındaki yorumlarda colin firth’in küçük çapta bir heyecan fırtınasına yol açtığını görünce (bugün de elektra’nın sayfasında love actually filmi vesilesiyle adı anılmıs kendisinin) “dur ben şu adam hakkında bir şeyler yazayım, hem blog dünyasına magazin hizmeti de vermis olurum” dediydim, kısmet bugüneymiş :) biz kadınlar bu adamı neden seviyoruz, jane austen’ın gurur ve önyargı (pride and prejudice) romanı bu adamın hayatını nasıl değiştirmiş, bridget jones’un günlüğü’nden sonra neler olmuş vs.

aslında colin firth’ü beyaz perdede bridget jones’tan önce ingiliz hasta’da izlemiş ama hiiç farkına varmamışız. tabii orda çılgın bakışlı, etkileyici ralph fiennes varken kimi, nasıl fark edebilirdik? :)firth, o filmde ralph fiennes tarafından baştan çıkartılan sarışın kadının (kristin scott thomas) silik kocasını oynuyordu. colin firth hayranlığı başladıktan sonra ingiliz hasta’da tekrar rastlayınca dikkat ettim de kendisine, o filmde harcandığı kanaatindeyim.


colin firth’ü oyunculuk hayatına başladıktan epey sonra şöhrete kavuşturan pride and prejudice olmuş. kitaptan uyarlanan ve bbc tarafından çekilen tv dizisi 1995’te yayınlanmaya başladığında büyük ilgi görmüş. bir yıl sonra yayınlanan tekrarı bile çok yüksek rating almış (pazar akşamları yaklaşık 13 milyon ingiliz, mr. darcy ve ms. bennet'in romantik hikayesini izlemek için televizyon başındaymış). dizinin final bölümünün iki kasetlik VHS seti yayından bir hafta önce piyasaya çıktığında iki saat içinde 12 bin adet satmış, bu rakam bir hafta içinde 70 bine ulaşmış [wikipedia, “neredeyse 200 yıldır piyasada olan kitabın sonunu seyretmek için aldı insanlar bu kasetleri” diyerek konuya enteresan bir noktadan yaklaşmış :)]

bridget jones’un günlüğü romanını okuyanlar bilir, oradaki hayali köşe yazarı da bahseder bu ilgiden, bridget akşam eve dönerken yolları boş görünce milletin pride and prejudice’ı izlemek için erkenden evlerine gittiğinden söz eder. tabiy colin firth tarafından canlandırılan mr. darcy’e hayranlığını da bol bol dile getirir. mr. darcy’nin gölden dönüşte elizabeth’e rastladığı sahne tv tarihinin unutulmaz anlarından biridir. (youtube’dan colin firth –bbc diye aratınca bulmak mümkün ilgili sahneyi, ehehe) zaten kitaptaki (b.jones’u kast ediyorum) mark darcy karakteri yaratılırken jane austen’ın kitabındaki mr. darcy’den esinlenilmiştir.

1995’teki bbc dizisinden beri pek çok filmde oynayan firth, hala mr. darcy olarak anılmaktan biraz şikayet etse de hayatına etkisi konusunda jane austen’ın romanına hakkını veriyor. 2006’da madam figaro dergisinde yayınlanan röportajında gazetecinin “hayatınızdaki kadınlar kim?” sorusunu “annem, karım ve jane austen” diye yanıtlaması firth’in austen’a minnettarlığının göstergesi... 2007 yılının eylül ayında the times’a verdiği “colin firth’ün darcy dilemması” başlıklı röportajda da mr. darcy olarak anılmayı, "okulda size takılan ve de bir türlü kurtulamadığınız bir lakabınızın olmasına" benzetiyor. karısı da bazen evde “mr. darcy” diye takılıyormus kendisine..

bbc’nin dizisini daha sonra dvd’den izlemiş biri olarak jane austen’ın mr. darcy karakterini colin firth’ten daha iyi oynayacak birini tahayyül edemiyorum. firth, mr. darcy’nin başlangıçta elizabeth’e olan gıcık tavrını, soğukluğunu, uzaklığını ve bütün bunlar giderek aşka dönüşürken yaşadığı duygu karmaşasını çok güzel yansıtıyor. daha sonraki sinema filminde darcy’i canlandıran cocugu (matthew macfadyen) pek inandırıcı bulmamıstım bu manada.

colin firth bridget jones’un ilk filminden sonra love actually ve girl with a pearl earring filmlerinde oynamış. love actually’deki o kalbi kırık ve de sonrasında şaşkın aşık halleri pek bi hoştu :) bu aralar ingiliz yazar blake morrison’un hayatından uyarlanan bir filmi tamamlamış, memleketimize ne zaman gelir bilemiyorum ama illa ki izlenecek tabiy ki...

gelelim firth’in özel hayatına: 10 eylül 1960 doğumlu firth’in anne-babası öğretmenmiş, çocukluğunun bir kısmı anne-babasının işi nedeniyle afrika’da geçmiş. oyunculuğun ilk yıllarında amerika’da yaşamış ve amerikalı aktris meg tilly ile ilişkisinden bir oğlu olmuş. halen italyan film yapımcısı livia giuggioli ile evli, italya’da iki oğlu ve güzel karısıyla (öyle valla, sezar’ın hakkı sezar’a) yaşıyor. Bu aralar sığınmacıların sınırdışı edilmemeleri için yürütülen çalışmalara destek veren firth, hem yakışıklılığı, hem iyi kalbi, (hem de o şahane aksanıyla) kalbimizdeki yerini sağlamlaştırıyor.

*colin firth – namı diğer mr. darcy

londra metrosundan posterler


Londra Taşımacılık Müzesi dünyanın en iyi poster koleksiyonlarından birine sahipmiş, yüzyılın en iyi sanatçıları ve tasarımcıları tarafından çizilmiş posterlerden oluşan bu koleksiyonda 1900'lü yılların ilk yıllarından günümüze kadar çeşitli dönemlerden çok renkli, ilginç örnekler var. Müze 5 bin posteri online olarak ulaşılabilir hale getirmiş ama bunun için vaktim yok derseniz, Guardian'ın seçtiği posterlere bir bakmanızı öneririm.




Özellikle ilk dönem diyebileceğimiz 1910-1920 arasındaki posterleri sevdim ben. sıcak bir havaları var. posterler önceleri metroyla ulaşımın kolaylığı, ucuzluğu gibi özellikleri ön plana çıkarmış ama savaş dönemlerinde propaganda amaçlı ya da güvenlik tedbirlerini duyurmak amaçlı olarak da kullanılmış. müzenin web sitesinde ikinci dünya savaşındaki metro posterlerinden de örnekler var. istasyonların nasıl boşaltılacağı, hangi istasyonların hava saldırısı uyarısı boyunca açık olduğunu vs. duyuran posterler bunlar...

eski şeyleri sevenler için...

guardian’ın seçtiği posterler

londra taşımacılık müzesinin web sitesi

"Aldırma kartal aldırma!"



tarihi maçta ordaydım. tamam yönetime felan bagırıldı ama taraftarın takımı desteklemedigi koca bir yalan. son 15 dakka takım gibi taraftar da dağıldı biraz, o kadar farkı yemissin hafta ici, üç puanı alırız moralimiz düzelir diye beklerken, beraberliği bari koruyalım moduna girince sertleşti taraftar. yoksa sık sık şu aşağıdaki tezahürat tekrarlandı, bizzat şahidim.


Başın öne eğilmesin aldırma kartal aldırma

En büyük sen değil misin

Aldırma kartal aldırma

Kartal aldırma

Dışarda yüz bin taraftar

Bir gün ağlar bir gün coşar

Seni bu sesler oyalar

Aldırma kartal aldırma

Kartal aldırma


stattaki hayaletler: metin-ali-feyyaz, pascal nouma!

yağmur altında siyah-beyaz yağmurluklarımızla maçı izledik, yıllardır statta maç izlememiş biri olarak maç kadar etrafıma da dikkat etmeye çalıştım. pek fazla bir şey değişmemiş, yine maç köftecileri, siyah-beyaz aksesuarlar satanlar, çekirdekçiler, minderciler... maçtan bir saat önce stattaydık, önceleri epey boş görünen tribünler maç saati yaklaştıkça dolmaya başladı. hakemler ısınmak için sahaya çıkar çıkmaz küfür yediler tribünden, radikal'deki bir spor yorumcusu bunun pek rastlanan bir durum olmadığını söylüyordu yazısında. son haftalarda hakemlerden şikayetçiyiz ya...

takımın çıkışı sırasında pascal nouma diye bağırılınca şaşırdım, kaç yıl geçti pascal takımdan gideli yahu, sırf nouma da degil, metin-ali-feyyaz diye de bağırılmış, onu kaçırmışım. zaten çoğu tezahüratı ancak birkaç kez dinleyince anlayabildim, paslanmışız maça gitmeyeli.

ilk golden sonra tribünler golü falan takmayıp, yönetim istifa diye bağırmaya devam etti. taraftarın kendi gündemi vardı anlayacağınız, gole bir an sevinip "sinan'ı al git sinan'ı da" diye bağırmaya devam ettiler (gerçi ben de o kalabalığın içindeydim, evet bence de "yönetim istifa!")

maç boyunca, stada girmeden önce bozuk paralardan kurtulmak için aldığımız iki paket çekirdeği çitledik, sonlara doğru "çekirdeğimiz yetecek mi" diye endişelendik, bir de koca bir çikolata bitirdik soğukta enerji olsun diye.

yenilip süklüm püklüm eve dönünce maç yorumlarını alalım diye televizyonun karşısına geçtik hemen, pazar günü de üç tane spor gazetesi aldık. tam "görmemişin maçı olmuş" durumu :) bi de yenseydik süper olacaktı. haftaya inşallah...

*şimdi “sevgili” futbol seviyor da onun hatırına gidiliyor maça sanılmasın, hoş öyle de olabilirdi ama durum şöyle, Beşiktaşlı olan ve de nicedir maça gitmek isteyen benim, kendisi cimbomlu ama uzaktan, öyle maç falan takip etmez hiç, şimdi kendisini beşiktaş’a ısındırma çalışmaları yapıyoruz, transfer ederiz belki ;)

Duvar yıkılalı 18 yıl olmuş...



kişisel tarihimle ilgili yazı 9 kasım itibarıyla güncelliğini yitirdiğinden yerine hemencecik yeni bir yazı bulmak gerekti, ben de bbc'nin tarihte bugün sayfasından kopya çekeyim dedim. baktım şahane bir mevzu var, berlin duvarının yıkılışı... bu blogu takip edenler bilir, demir perde, soğuk savaş, casuslar, istihbarat örgütleri, eski sovyetler, doğu almanya sevdiğimiz konular arasındadır. keşke daha önceden bilseydim, böyle çalakalem bir şeyler karalayacağıma adamakıllı bir metin yazardım, bir dahaki sefere artık.

Berlin Duvarı (Almanca:Berliner Mauer) Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya´ya kaçmalarını önlemek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 1961 yılında yapılmış. 46 km uzunluğundaki duvar 9 Kasım 1989'da Doğu Almanya'nın, isteyen vatandaşlarin Batı'ya gidebileceğini açıklamasının ardından yıkılmış. yıkılacağı gece duvarın iki yanında bekleşen yüzlerce alman, saatler gece yarısını vurduğuna neşe çığlıkları atarak duvarı aşıp birbirlerine sarılmış, bir yandan da ellerinde balyozlarla duvarı yıkmaya koyulmuş. (şimdi bunu böyle masal gibi anlatmanın manası var mı bilemedim, internette bir sürü görüntüsü var bu anların.)

duvar, yaklaşık otuz yıl berlinlileri birbirinden ayırmış, bu süre içinde 2.5 milyon kişi doğu berlin'den batı'ya kaçmış. pek çok kaçma girişimi de duvar boyunca nöbet tutan askerlerin açtığı ateşle ölümle sonuçlanmış. (ünlü casus romanı yazarı john le carre'in "the spy who came from cold (soğuktan gelen casus)" diye çok sevdiğim bir romanı vardır, orda da çok heyecanlı ve de hüzünlü bir batı'ya kaçma hikayesi anlatılır, kitabı bulursanız kaçırmayın derim.)


berlin duvarının yıkılmaya başlaması doğu almanya'da bir dizi önemli gelişmeye yol açmış. komünist lider eric honecker ve kabinesi istifa etmiş, egon krenz yıkılmaya doğru hızla giden doğu almanya'nın son devlet başkanı olmuş ve 3 ekim 1990'da da iki almanya birleşmiş. 1997'de egon krenz, duvarı aşarak batı'ya kaçmaya çalışanları vurarak öldüren muhafızlardan sorumlu tutularak 6.5 yıl hapse mahkum edilmiş.

duvar yıkıldığında doğanlar 18 yaşındalar, zaman ne çabuk geçiyor geyiği yaparak bitireyim ben bu yazıyı. bir de elveda lenin filmini anarak, berlin duvarının yıkılışını hem mizahi hem de hüzünlü bir dille anlatan filmi çok severim. en son cnbc-e'de rastladım, yine sıkılmadan seyrettim.

iyi haftasonları herkese

not: fotoğraflar wikipedia'dan. ilki 1963'te, digeri de 1989'da cekilmis.

Primavera’nın Doğumu


Ol kavimler kavşağında rüzgarı dindiren kitabeler doğumlara aşinaydı. Velakin atiden gelen posta güvercinleri bu seferkine pek sevindiler. Devr-i hazanın üç bilgesi, süzüldü Frigya’nın ebr-i nalanına. Kırık bir lirin telleriyle ta Kırım’a kadar güzide bir evladı müjdelediler.

İpek hafifliğinde atlar kuzeyden meşe yapraklarında şebnemler getirdiler. Güneyin nemli faunasından bir antilop, gündüz düşlerini bağışladı. Çançiçekleri batı semalarına dağılıp sessiz kahkahalar serptiler üzerine. Doğu gösterdi ve kaçırdı dingin iç çekişlerini: özlemeyi öğretti ona.

not: dogumgunum bugun. bu metni birkac yıl önce sevgilim yazmisti "8 kasım icin" diye... icimden geldi okudum bu sabah. yukardaki satırların yazarıyla türlü badireler ve fırtınalar sonrası bir süredir tekrar birlikteyiz. biliyorum neolitik hanım'in sayfasinda bu tür bilgiler görmeye alışık değilsiniz ama madem özel bir gün ve özel bir metni paylaştim sizinle, bunu da söyliyeyim dedim. böyle işte.. (yüz kere yazıp sildim su paragrafı, ne zor seymis yahu! ben yine kitaptı, ressamdı öyle şeyler yazayım)

emektar polis, klasik sanat vs



bu aralar yazamadım bir türlü sayfaya. haftasonu bilgisayarı götürmedim bilgisayarı eve, iki gündür de bir toplanti icin ofis dışındaydım. toplantıya gittiğim otelin salonu buz gibiydi iki gündür, görseniz varlık içinde yokluk. "şu salonu ısıtır mısınız biraz" diyorsun, tabiy deyip hiçbir şey yapmıyorlar.. memleketin en şaşaalı otellerinden birinde oluyor bu, zaten o toplantının neden orda yapıldığı da anlaşılır gibi değil. yap daha mütevazı bir yerde, daha cok insan katılsın ya da bir toplantı daha yap, o saçma otele vereceğin parayla.. hala sinirleniyorum düşündükçe...

zaten bu ara yaptığım işle ilgili olarak şöyle bir ruh hali içindeyim, hani böyle üçüncü sınıf amerikan filmlerinde olur, tecrübeli, emekliliği yaklaşmış bir polis vardır, artık hiç sorgulamadan işini yapar, aksaklıkları düzeltmek için çaba filan harcamaz, sistemin iyileşmeyeceğine inanmıştır vs. sonra bir gün çaylak bir polisi bunun yanına verirler, hevesli polis rüşvete, mafyaya felan kafa tutmaya kalkar, kendince çabalar falan, bu tecrübeli polise de bıkkınlığı yüzünden kızar, sitem eder. tecrübeli polis de genç olanına boşuna uğraşamaması yolunda hikmetli laflar eder. işte o filmdeki polis benim bu aralar.. yaptığım işin bir şeye faydası yok, -amerikanvari bir ifade olacak ama- kimse için bir fark yaratmıyor gibi hissediyorum. bu tasınmalar (ofis için olanı) beni fena halde etkiledi sanırım, soğudum ofisten, yapmam gereken işler gereksiz görünüyor gözüme, bir beyhudelik hissi yaşıyorum fena halde. geçici olmasını umuyorum, bakalım..

haftasonu yaşamın kıyısında'yı ve de my little sunshine'ı izledim, iki filmi de çok sevdim. bienalin son gününde antrepo'ya gittim, bazı işlere bakarken bırakın post-modern'i modernin bile bu aralar bana fazla geldiğini hissettim, sanatta klasik dönem gibisi yokmuş yahu dedim kendi kendime... yine gün ışığını yansıtan tatlı natürmortlar, gösterişli giysileriyle soyluların av sahnelerini, gürbüz, elma yanaklı zengin tüccarların portrelerini yapsın ressamlar; sanat uzun şiirlerden, şehrin meydanlarına dikilen heykellerden ve bu tür resimlerden ibaret olsun. gönül rahatlığı ve bir iç huzuruyla dolaşalım galerileri :)

daldan dala atlayıp, sanattan spora geçmek isterim. dün akşamki maç neydi öyle? bir noktadan sonra ben yatıyorum dedim, o arada iki gol daha yemiş bizimkiler! yuh yani, zaten altıncıyı (yoksa yedi miydi) kıçıyla attı liverpool'lu arkadaş. bu hafta maça gitmeyi düşünüyordum ama çok kızgınım, beşiktaş bir süre gözükmesin gözüme!

yemek molasını fırsat bilip sayfaya bir şeyler yazayım dedim, ofiste elektrikler gitti, laptop'un bataryası bitmeden şu yazdıklarımı gireyim bari..

Suskunlar'dan tadımlık niyetine...


(...) İhtiyar bekçi o uğursuz gıcırtıyı işte tam bu sırada işitti. O kadar kasvetli, o kadar tekinsiz bir sesti ki bu, şeytanın zifiri karanlıktan yonttuğu bir ifritin kahkasına benziyordu.

(...) Hayalet tam karşısındaydı!

Tövbeler tövbesi! Başında Mevlevi külahı ve üstünde etekleri açılmış tennuresi ile sema ediyor, bir kolunu yukarı açmış dönüp duruyordu. Ama hayaletin asıl korkunç tarafı, gövdesi döndüğü halde kafasının sabit kalması, delici bakışlarını bir an olsun zavallı bekçiden ayırmamasıydı. Sema ederken çevreye mavi bir nur yayıyor ve ince dudaklarındaki kıvrıma bakılırsa, belki de adamcağıza ürkütücü bir şekilde gülüyordu. Eli ayağı gevşeyen bekçinin tam üç gün üç gece tirtir titremesinin ve bir hafta boyunca konuşamamasının yegane nedeni de işte bu hayaletti.

***

(...) Ne ilginçtir ki kıble duvarında hep bir akrep ya koç ya aslan yahut bir başka burcu temsil eden çerçeveli bir resim olurdu. Çünkü bu çalgılı kahvehanede çalınan eserler, saz üstatlarının maharetini hakkıyla ölçmek için, o mevsimde güneşin bulunduğu burca göre tayin edilirdi. Mesela güneş oğlak burcundaysa Buselik, koçtaysa Rast, balıktaysa Uşşak makamları revaçta olurdu.

not: vakitsizlikten yeni bir şey yazamadım, sayfanın hep aynı kalmasına da gönlüm razı değil... bu aralar okuduğum ihsan oktay anar'ın suskunlar adlı yeni kitabından küçük bir alıntı yapayım dedim. puslu kıtalar atlası kadar iyi diyorlar, daha başındayım ama hoşuma gitti.